www.tarihtekerrurdenibarettir.tr.gg www.kizlarnedenevdekalirlar.tr.gg www.yaallyanon.tr.gg www.cekgityuregimuzaklara.tr.gg

ANA SAYFA
ARAYIŞ
KIYAMET ALAMETLERİ
ŞEYTANIN EVLATLARI
DÜNYA BİR ÇARŞIDIR
CEHENNEM EHLİ VE AZABI
BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi
Bizim hayatımız yalan ulan! Bizim hayatımız yalan!
Söylenen başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe çıkarırız; o da, insanların bizim ayetlerimize inanmadıklarını kesin bir bilgiyle insanlara söyler.
HÜKÜM ALLAH’INDIR EY LANETLENMİŞLER!
E-KİTAP
ziyaretçiler

Dünya bir çarşıdır, bir pazaryeridir. Yakında kapanır, dağılır.

 

Sakın yaptığın işlerde kendi gücünü görmeyesin.

Bu hal kişiyi azdırır ve Yaratan’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık.

 

İslam gömleğin yırtık, iman elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu.

Gönlün İslamiyet’e açık değil. iç âlemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya!

 

Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte.

Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyor musun? Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu? Kapı önünde ‘’tevhit’, içeriye girince ‘’şirk’’. Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir; içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Kalbin daima itiraz halinde.

Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini. Gece elini uzattığında neyi alacağını kestiremeyen odun toplayan gibi dünyalık toplamaya çalışıyorsun.

 

ALLAH’la çekişme, nefsin için o’nu kötüleme, malın azaldı diye o’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye o’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm, senin mi, yoksa ALLAH’ın mı? Sen mi fazla biliyorsun yoksa ALLAH mı? Merhametin ALLAH’ınkinden fazla mı?

 

Sen ve bütün yaratıklar ALLAH’ın kuludur. Her şeyde yalnız ALLAH’ın hükmü geçer.

 

Böbürlenip duruyorsun; ALLAH’a karşı büyüklük satmakta neymiş?

Kullara da kibirli davranıyorsun. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su. Sonrası ne olacak malum. Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık.

 

Ey ALLAH’tan başka bir şeyden korkmam diyen, hani ağlaman?

ALLAH’ın korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? Nefsini hak tarafına çağırman nerede?

Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin para, mal-mülk, yemek-içmek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap.

Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni övsünler oldu.

 

Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.

Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor, onları seviyor ve senin sanıyorsun.

 

Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, ALLAH’ın rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin.

Ey evlat, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkiine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. ALLAH’tan başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır.

 

ALLAH’ın dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri Kuran diğeri sünnet-i Resulullah. Bunlar seni ALLAH’a ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar!

 

Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarından çok pişman olacaksın ama çok geç.

Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalp yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.

 

Ey ALLAH yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları hak varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan, kendine bin defa ağla.

 

Öyle yatağında, yorganının altında ve kapalı kapılar ardında miskin miskin durma.

 

ALLAH’ın rahmeti üzerine olsun, Hasan Basri hazretleri böyle der: ‘’eğer siz ALLAH dostlarını görmüş olsaydınız, onların deli olduklarına hükmederdiniz. Onlar da sizi görmüş olsalardı, bir an bile ALLAH’a inanmamış olduğunuza hükmederlerdi.’’

 

Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin Müslümanlığın da sıhhatli değil.

Senin şahadet getirmen de tam olmamış, eksik. Zira dilinle la ilahe illallah: “ALLAH’tan başka ilah yoktur” diyorsun; fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinde, içinde birçok ilahlar var. Senin, devlet büyüklerinden ve mahalli idarecilerden korkman, içinde birer ilahtır. Kendi çalışmana, kendi kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına, kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilahtır. Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı, bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen, içinde birer ilahtır. İnsanların çoğu, kalpleriyle, işte bu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, ALLAH’a dayanıp güvendiklerini söylerler.

 

La ilahe: ‘’hiçbir ilah yoktur,’’ dediğin zaman, bununla toptan bir reddi(nefyi) onaylıyorsun. İllallah: ‘’ancak ALLAH vardır,’’ dediğin zaman ise, yine ALLAH için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun.

Bu durumda, her ne zaman kalbin, ALLAH’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin ilahın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur.

 

Kalbinde birçok ilah varken, sen nasıl la ilahe illallah: ‘’ALLAH’tan başka ilah yoktur,’’ diyebilirsin? ALLAH’tan başka güvenip dayandığın her şey senin putundur. Kalbinde şirk, yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinde kelime-i tevhidi söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça, bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.

 

Tevhit ehli, şeytanını ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlâs, sözlerin, amel ve fiillerin özüdür. Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller ihlâstan, içtenlikten yoksun bulundukları an, özü olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler. Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar; ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.

 

Ey ahali! Nefisleriniz, ilah olma iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefisleriniz, ALLAH’a karşı büyükleniyorlar, kibirleniyorlar. Onlar, ALLAH’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar ALLAH’ı sevmiyorlar. Bilakis, ALLAH’ın düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar. ALLAH’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman, onlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar. Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar. İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok!

 

Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey, senin ilahındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey senin ilahındır, mabudundur. Esas sebep olan ALLAH’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da kendisinden kabul ettiğin her şey, senin ilahındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün sen. ALLAH, kendisini bırakıp da güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır.

 

Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya, sadece ALLAH’ın hareket ettirmesiyle hareket eder, durdurmasıyla durur. ALLAH’ın iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir, ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu husus böylece bilip kabul ettiği zaman, artık insanları ve diğer varlıkları ALLAH’A ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur. ALLAH’A şirk koşmaz.

 

Melekler içinde resim, suret bulunan eve girmezlerse, içinde bir sürü suretlerle putlar bulunan senin kalbine ALLAH nasıl girer? ALLAH’tan gayrı her şey bir puttur.

 

Ey dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk edenler! Siz, ALLAH’ı da, dünyayı da, ahireti de bilmiyorsunuz. Kiminizin putu dünya. Kiminizinki ahiret. Kiminizinki insanlar. Kiminizinki zevkler, nefsanî arzular. Kiminizinki övülme, halktan tasvip görme, alkış toplama.

 

ALLAH dışında her şey, bir puttur. Kişi ALLAH’tan gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, o onun putudur.

 

Senin bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan bekliyor, onlardan umuyorsun. Korkun da onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal, ALLAH’a şirk koşmaktır, ortak tanımaktır.

Bu zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu, paradan ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı kendilerine mabut edinmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabut edinmişsin, ilah edinmişsin. Paraya tapıyorsun. Senin taptığın para!

 

Hükümdarlar, devlet büyükleri ve ikbal sahipleri, halktan birçoğunun nazarında birer ilahtır. Dünyevi imkânlar, zenginlikler, sıhhat, afiyet, kuvvet ve kudret, birçok insanların nazarında birer ilahtır. İnsanların birçoğu, bunlara ve benzeri şeylere taparlar.

 

Dünya zorbalarına, zenginlerine, firavunlarına ve hükümdarlarına saygı gösterip ALLAH’ı unuttuğun ve o’na saygı göstermediğin takdirde, senin hakkındaki hüküm de, putlara tapanlar hakkındaki hüküm gibidir. Sen de putuna saygı gösterenlerden olursun.

 

Sen, namazda iken bile yalan söylüyorsun.

Mesela namaza dururken ve gene namaz sırasında, ‘’ALLAHU EKBER’’ (ALLAH her şeyden büyüktür) diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin kalbinde, ALLAH’tan başka bir ilah vardır. Kendine güvenip bağlandığın her şey senin ilahındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey, senin ilahındır, taptığındır.

 

İçinde ALLAH’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe, senin kalbin için kurtuluş yoktur. Eğer sen, ALLAH’a bin yıl secde etsen, değil mi ki kalbinle ALLAH’tan başkasına yöneliyorsun, sana bu secdeler hiçbir fayda vermez. Mevlasından başkasını sever oldukça, o kalp için iyi bir akıbet yoktur.

 

Ya İslam’ın bütün şartlarını hakkıyla yerine getir, ya da aksi halde, ‘’ben Müslümanım’’ deme.

Sen nefsinle beraber olmaya devam ettiğin müddetçe, bu makama erişemezsin. Sen, nefsinin heveslerini, arzularını ve zevklerini kendisine vermeye devam ettiğin müddetçe onun kaydındasın, onun ipine bağlısın. Nefsinin hakkını ver, fakat heveslerine, arzularına ve zevklerine engel ol. Onun bekası, kendisine haklarının verilmesiyledir. Helaki ve mahvolması da, hazlarının, heveslerinin ve arzularının verilmesiyledir. Nefsin hakları, ihtiyaç miktarınca yiyecek, içecek, giyecek ve meskendir.

 

Nefsinle beraber olmaya devam ettiğin müddetçe, insanları ve diğer varlıkları tanıyamazsın. İnsanlarla beraber olmaya devam ettiğin müddetçe de, izzet ve celal sahibi ALLAH’ı tanıyamazsın.

 

Nefs ile hak, bir arada bulunmaz.

Dünya ile ahiret bir arada bulunmaz. Kim ki nefsi ile birlikte ise, o, ALLAH’la beraberliği kaçırmıştır.

 

Sen, manaya, muhtevaya ve öze değil; şekle rağbet ettin, şekilciliğe ilgi gösterdin. Senin tevhidin nasıl doğru olabilir? Sen Resulullah’ın bu sözünü hiç duymadın mı ki: ‘’dünya sevgisi, her hatanın başıdır.’’ çıkarını sağlama ve zararları defetme evinden çıkmadıkça, senin konuşmaya hakkın yok.

 

Sizin hiç biriniz, ‘’kıyamet ne zaman kopacak?’’ diye bir soru sormasın. Kıyametin kopmayacağı zannına kapılmasın. Zira unutmasın ki, kendisi öldüğü an, kıyameti kopmuş demektir. Kim ki ölürse, onun kıyameti kopmuştur.

 

Senin nefsin, sevgilindir. Sen, nefsine âşıksın. Hâlbuki o senin düşmanın ve katilindir.

Kaderi bahane etmek, tembelliğin dayanağıdır. Tembeller, ‘’ne yapalım, kader böyle imiş,’’ derler ve daha çok güzel amel işlemekten kendi kendilerini yoksun bırakırlar.

 

Kaza ve kadere razı olmadığın, belalara sabretmediğin ve nimetlere de şükretmediğin zaman, senin için ilah yoktur. Kendine ALLAH’tan başka bir ilah ara. Hâlbuki ALLAH’ntan gayrı ilah ta yok.

 

Sana isabet edecek olan mutlaka isabet eder. Sen sakınmakla ondan korunamaz ve kurtulamazsın. Sana isabet etmeyecek olansa isabet etmez. Sen kendi gayret ve çalışmanla onu kendine getiremezsin.

 

İslam, İstislam’dan türemedir. Bu, ‘’kayıtsız şartsız teslimiyet ve itaat’’ demektir. Kendisinde ihlâs, içtenlik bulunmayan her amel, içi boş bir cevizdir, özü bulunmayan bir kabuktur, kurumuş bir ağaçtır, ruhsuz bir cesettir, mana’sız bir surettir. Bu, münafıkların amelidir.

Birçoğunuz Müslümanlık iddiasında. Fakat yanlarında, İslam’ın hakikatinden eser bile yok!

 

Vah sizlere! Üzerinizde İslam’ın yalnızca ismi var, bu isim Müslümanlığı size fayda vermez.

İslam’ın şartlarını zahirî yönüyle işliyorsunuz, zahirî yönüyle yapıyorsunuz. Batîn yönüne ise hiç girmiyorsunuz. Amelleriniz hiçbir şeye denk değildir.

 

Birçoğunuz, ihlâslı birer mümin olduğunu iddia eder. Hâlbuki gerçekte birer münafıksınız.

 

Bu dünya, hüzün yeridir. Şimşek, bir parlayıştan ibarettir. Çoğu kez, peşinden hemen yağmur gelir.

 

Bu iş, gündüz oruç tutup gece namaz kılmakla olmaz. Nefs, heva, kötü tabiat, cehalet ve kalpte ALLAH’tan gayrı şeylerin sevgisi var oldukça. Bunlarla hiçbir şey olmaz.

 

Siz, amellerinizle ALLAH’a karşı adeta övünüyorsunuz. Hâlbuki ALLAH’ın nazarında sizin o amellerinizin bir sinek kanadı kadar değeri yoktur.

 

Her insan, seni gene kendisi için, kendi menfaati için arar, ister. İzzet ve celal sahibi ALLAH ise seni bizzat senin için murat eder, senin için talep eder.

 

Kimin ki umudu korkusuna galip ise, o dinsiz olur. Kimin de korkusu umuduna galip ise, o da ALLAH’ın rahmetinden ümit kesmiş duruma (kâfirliğe) düşer. Yani mümin, aynı derecede hem ALLAH’tan korkmalı, hem de onun rahmetine umut bağlamalıdır.

[Fethü’r Rabbani//Abdülkadir Geylani]

 

 

İnsan, başına bir iş gelirse; önce, kendi kendine kurtulmaya çalışır. Muvaffak olamayınca, etraftan yardım istemeye koyulur.

 

Devlet yöneticilerine gider; rütbe sahiplerine yalvarır. Zenginlere koşar. Hâl sahiplerine gider; dua ister, himmet ister. Eğer hasta ise doktora gider, şifa arar. Bununla da kurtulamayacağını anlayınca, ALLAH’a döner.

 

Eğer kendi işini yapabilseydi, halka dönmeyecekti. İşini halkta bitirebilseydi, ALLAH’a dönmezdi. Burada da arzusu biraz geç kalmaya başlar; fakat gidecek başka yeri kalmamıştır. Durur yalvarmaya başlar. Dua eder; sena eder. İhtiyaçlarını teker teker sayar, yalvarır. Bunları yaparken bir yandan da reddolunmaktan korkar; bir yandan da, isteği yerine geleceğini ümit ederek sevinir.

 

Sonra, bu halden de usanır; yaptığı dua ve niyazın işe yaramadığını zanneder. Dua da dâhil her şeyi bırakır.

 

Kendinden hiçbir hareket görme, gücüne kuvvetine mağrur olma.  Sen ana karnında bilinmez bir nesne iken, ALLAH seni besledi ve bu âleme getirdi. Ve yine sen, beşikte her şeyden habersiz yatarken esirgeyen ALLAH oldu. İşte o eski hallerini düşün. Bütün kötü arzun, hevesin kırılmadıkça, ALLAH seninle olmaz.

 

Halk; hayır ve şerden ibarettir. Sende böylesin, hem hayırlısın, hem de şerli.

 

İsteğin, arzun, şehvetin, hepsi ALLAH’ın yarattıklarıdır.

 

Şirk, yalnız putlara tapmak değildir.

Kendi şahsi arzu ve isteklerinden tesir görerek, uyman da bir nevi şirk ve putperestliktir. Dünya ve onun metaından, ahiret ve onun nimetlerinden herhangi birine gönül kaptırarak, seni yaratanın sevgisini değil, bunlardan her hangi birinin sevgisini üstün tutarsan, şirk etmiş olursun.

 

ALLAH’ın kudretini küçük görme! Takdir ve tedbirde, onu itham etme. ALLAH’ın vaadinin doğruluğunda şüpheye düşme. Aleyhisselatu Vesselam Efendimizi kendine örnek al. O büyük insana inen ve Mushaflara yazılan, dillerde okunan bazı ayetler kaldırıldı. Bazısı değişti, yerine başka ayet geldi. Biraz önce haber verdiğinin aksini az sonra söyledi. Ama bu hal zahirde böyle oldu. Öbür yönünü, ancak, ALLAH ile kendi arasında bir iş olarak kabul ederiz.

 

Bu kadar külfetler içerisinde, varlığını gösteren yalnız ALLAH’tır. Bundan sonra nefsin gelir. Muhatap olarak da meydan da sen varsın.

 

Kulların çalışmasını da inkâr etme. Sonra cebriye mezhebine girmiş olursun. Her ikisini birleştirirsen cebriye mezhebinden kurtulursun. ALLAH’ın yardımı olmadan onların işi tamam olmayacağını iyi bil. ALLAH’ı unutarak onlara tapma. Bunların yaptığı, ALLAH’ın işinden ayrıdır, deme. ALLAH’ı inkâr etmiş olursun, kaderiyye mezhebine girmiş olursun,( yani kul fiilin yaratıcısıdır diyenlerden; o şunu yaptı, ben bunu yaptım, o onu yaptı diyenlerden olursun). ALLAH, gücü kuvveti verir, kullar da yapar, de.

 

ALLAH sana mal verir; sen de ALLAH’ı unutur malla uğraşırsın, o malı sana kara bir perde yapar. Dünyayı, ahireti göremez olursun. Yalnız malı bilirsin. Çok kere de malı alır, seni değiştirir. Fakir eder, zelil eder. Çünkü sen, asıl nimeti vereni unuttun, nimetle meşgul oldun.

 

İyiliğin gelmesini kötülüğün gitmesini istiyorsun.

Eğer kısmetinde sana gelecek bir nimet varsa, istesen de gelir, istemesen de. Bela da aynı! Eğer sana gelecek bir bela varsa, kaçsan da gelir, dursan da. İstersen o belanın kalkması için duaya sarıl. İstersen sabret. İstersen ALLAH için kendini bir yere attır; elbette gelecek olan gelir.

 

Sana lazım olan bunların hepsinde ALLAH’a teslim olmak olduğu halde aksini yapıyorsun. Nimet geldiğinde şükretmiyorsun! Bela geldiğinde isyan ediyorsun. Belayı hoş görmüyorsun. Onu da bir nevi nimet bilmiyorsun. Onu her yerde anlatmaktan sakınman gerekirken samimi olduğun herkese anlatıyorsun. Öyle bir yoldasın ki, ALLAH’a ibadetle ve her şeyi hoş görmekle emir olunmuşsun. Ama sen isyan yolunu seçiyorsun.

 

“Niçin ibadetten geri kaldım?” de ve sebebini araştır.

Belki de buna sebep senin bazı lüzumsuz şeyler istemen olmuştur. Belki de bazı edebe uymayan hareketler yapmışsındır. İhtimal ki, ibadette gevşek davrandın, gücüne kuvvetine güvendin. Ve nihayet bilgine güvendin, nefsi ve halkı, ALLAH’a karşı ortak yaptın. Netice, bunların hepsi senin helakine sebep oldu. ALLAH ta sana bu yüzden rahmet kapılarını kapadı. İbadetinden azletti. Hizmetinden kovdu. Yardımını kesti. İyilik yüzünü senden çevirdi. Ve nihayet sana kızdı, darıldı. Dünyayı, nefsi, şahsi arzuları senin başına bela etti.

 

Seni ALLAH’ın fazlından ve her işe, ALLAH’ın nimetini görerek başlamaktan ne alıkoydu? Ancak seni bu hale koyan, yaratanı bırakıp mahlûka güvenmen olmuştur. Yaratanı unuttun; yaptığın kâra güvendin, ALLAH seni nimetlerini görmekten mahrum etti.

 

Halk seni, peygamberin çalıştığı gibi çalışıp helal yemekten alıkoyuyor. Sen bu halle kaldıkça, onlardan iyilik bekledikçe, kapılarına gidip ihsan ümit dilendikçe, müşrik sayılırsın.

 

Yaptığın işlere güvenme, ALLAH’ın fazlını gör. ALLAH’ın sana verdiği ihsanı unutma. ALLAH’ın ihsanını unutursan yine şirk yolunu tutmuş olursun. İlki kadar büyük olmaz, ama yine de şirktir. Bir gün büyür. Hafif iken, açık ve büyük şirk olur.

 

Dünya, anlattığımız o büyük ırmaktır. O her gün taşmakta olan su ise, insanoğlunun şehveti ve lezzetidir. İnsanlara çarpan, kötü mahlûklar da dalgalardır. Kader-i ilahinin cereyan eden bela ve mihnetleri ise, o oklar ve silahlardır.

 

Evet, insanoğlunun başına bu dünyada en çok gelen şey, bela ve mihnettir. İyilik ara sıra gelir, fakat zahmetler, incitici şeyler o ara sıra gelen iyiliği unutturur. Ara sıra gelen hoşluklar olsa bile, yine onda çeşitli felaketler gizlidir. Eğer insan, ibret nazarı ile bakacak olsa, hayatı ve iyi geçimin yalnız öbür âleme mahsus olduğunu anlayacaktır. iyi inanmış olan bunu bilir.

 

Hikmeti icabı sende yapacağı ve tecrübe için vereceği bazı belalardan dolayı ALLAH’ı ithama kalkışıyorsun. Afiyette bulunduğun halde ALLAH’ı şikâyete kalkışıyorsun. Yanında ALLAH’ın bol nimeti olduğu halde fazlasını istiyorsun. Sana verdiği nimeti görmez olup inkâr yoluna sapıyorsun. ALLAH seni inceden inceye hesaba çeker. Dünyada belanı arttırır, ahirette ise seni azarlar. Cehenneme atar.

 

ALLAH, merhametlilerin en merhametlisi olduğu halde, nasıl ALLAH’tan şikâyet edilir? Hâkim, habir; kullarına en çok acıyan ve lütfünü esirgemeyen ALLAH olduğu halde, nasıl ALLAH’tan dert yanılır? ALLAH, kullarına zulmetmez. Kuvvetli, işinden iyi anlayan bir doktora kızılır mı? Evladına acıyan bir ana cinayetle itham edilir mi?

 

Aleyhisselatu Vesselam efendimiz şöyle buyuruyor:

“ALLAH kuluna çok merhamet eder; bir ananın evladını o kadar esirgemesi imkânsızdır.”

 

Ey zavallı, ALLAH’a karşı edep tavrını takın. Zorla, gelen belaya sabret. Dilini şikâyetten sakla.

 

Bela geldikten sonra günaha, kötülüğe yaklaşma. Kerim olan ALLAH’ın huzuruna günahla giremezsin. Oraya ancak iyiler girerler. ALLAH, kapısına ancak temizleri sokar. Kapısına ancak bütün manevi hastalıklardan beri olanları alır. Nasıl ki, bir padişahın huzuruna, bütün koku ve kirlerden temiz olanların girmesi icap eder. ALLAH’ın kapısından da ancak saf, temiz olanlar gider.

 

Beladan korkma. Onlar günahlara kefaret olur. Nasıl ki; Aleyhisselatu Vesselam efendimiz bu hali işaret ederek:

“Bir günlük sıtma, bir yıllık günaha kefaret sayılır.” buyurmuştur.

 

Senin isteyeceğin ne dünyaya ne de ahirete ait olmalı; sebepleri yaratan, yeri seren, semayı yükselten ALLAH olmalı. Hâlbuki sen, ne buranın, ne de öteki âlemin nimetini beklemeden az bir dünyalığa razı oluyorsun.

 

ALLAH, kulunu imanı nispetinde dener. Bela imtihan için gelir.

 

Nefs, kötülüklerden her hangi birine hoşlanarak giderse, şehvet yolunda harekete geçtiği zaman da, kalp ona yersiz olarak uyarsa, ALLAH’tan gafil olur. Bu gafletin bir neticesi olarak, ALLAH hem nefse, hem de kalbe felaketli işleri verir, âleme rüsva eder. Çeşitli felaketlere uğratır. Halkı başına musallat eder. Aç bırakır. Hasta eder. Böylece hem kalp, hem de nefis bulacaklarını bulurlar.

 

ALLAH’ın her yaptığı işte adalet vardır. Ne yerde, ne de gökte ALLAH’tan saklanan bir şey olmaz. Hiçbir zalimin kötülüğü yanına kalmaz. İnsanın kendi mevhum varlığını ortaya atması da bir zulümdür. ALLAH’ı bırakıp mahlûka güvenmek de şirk olur. Şirkin büyük zulüm olduğunu ALLAH, şu ayeti kerimelerle bize haber verir:

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Şirk koşma, şirk büyük zulümdür. Sadakallahül-Azıym.

[Lokman Suresi, 13. ayet]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. ALLAH şirki bağışlamaz, ondan gayrı her türlü günahı isterse affeder. Sadakallahül-Azıym.

[Nisa Suresi, 116. ayet]

 

Kul ve elindeki bütün mal mülk efendisinindir, hiçbirine karşı hak iddiasında bulunamazsın. Ne geç olacak erken olur, ne de erken gelecek sonraya kalır. Zamanı gelince nasibin gelir. İstesen de istemesen de hakkını alırsın.

 

ALLAH şöyle buyurdu:

Bismillahirrahmanirrahiym. Gözlerini, dünya adamlarına verdiğimiz nimetlere uzatma. Onlar geçici şeylerdir. Dünya süsüdür. Biz onları tecrübe ediyoruz. ALLAH’ın sana verdiği, hem devamlı, hem de sonsuzdur. Sadakallahül-Azıym.

[Zuhruf Suresi, 35. ayet]

 

Bu ayet-i kerime’nin hükmüne göre, ALLAH’tan gayrı şeylere bakman yasaktır. Ne olursa olsun, dünya için sana yetecek kadar rızk verilmiştir. Belki dünyalık işlerin bol olsa imanın elden gider, helak olursun.

 

Dünyalık nimetlerin çoğalmasına ne hacet var. Elinde az da olsa seni geçindirecek kadar dünyalığın mevcuttur. Bu arada sana gereken en önemli iş kanaat sahibi olmaktır.

 

Ey dünyalıktan mahrum kimse, zamana ve insanlara hoş görünmeyen ve onların bir yanda bıraktığı zavallı insan!

 

Ey büyükler, ileri gelenler yanında hatırlanmayan ve dünya erbabı meclisinde ismi geçmeyen çaresiz adam!

 

Ey aç, cesedi çıplak, ciğeri susuzluktan yanmış bitkin!

 

Ey bütün ihtiyaçlarla sıkışan, kalbi darda kalan, gönlü kırılan, hiçbir maksadını yerine getiremeyen insan!

 

Senin bu anlattığım hallerde:

“ALLAH beni fakir etti, dünyayı elimden aldı. Beni perişan etti, terk etti, sevmedi. İşlerimi dağıttı. Hiçbir işimi yerine getirmedi. Bana ihanet etti. Dünyalık olarak yeter derecede mal vermedi. Şerefimi söndürdü. Büyükler ve ileri gelenler katında, arkadaşlarım arasında beni yükseltmedi. Hâlbuki başkalarına bol nimetler verdi. Günleri geceleri o nimetler içinde geçer oldu. Hâlbuki hepimiz de müslümanız. Babamız Âdem, anamız Havva. Ben böyle olayım da onlar niçin böyle olsun?”

 

Gibi sözler sakın senin ağzından çıkmasın!

 

Dünyalık hevesler, arzular belki bir an için sana lezzet verir. Şehevi arzularını tahrik eder, hoşlanırsın. Fakat yapacağı felaketi takdir edemezsin. Manevi teneffüs cihazını berbat eder. Yapacağı felaketler saymakla bitmez.

 

Rahat istiyor musun?

Sürur, emniyet, sükûn, selamet arzu ediyor musun? Ehli dil olmak, sevgi, muhabbet içinde kalmayı arzu ediyor musun? Bu hallerden çok uzaksın. Bunları yalnız dil ile arzu ediyorsun. Şayet tam manası ile istemiş olsaydın; sende adi şeylere karşı meyil kalmayacaktı. Nefsin ölecek, dünya bir yana olacak, ahiret sevgisine meylin olmayacak ve nihayet bunların yerini ALLAH ve peygamber sevgisi alacaktı. Hâlbuki sen bunlardan uzaksın. Çünkü sende şehevi sevgiler ve nefsanî arzular var.

 

ALLAH rızası dışında olan şeylere kalbinde bir nohut miktarı meyil olsa, dünyanın manevi pisliklerinden temizlenmiş ve uzak olamazsın. Böyle devam ettikçe dünya sevgisi seni sarar. Nefsini şehevi arzuların peşinden kurtaramazsın.

 

Zaman olur, hikmet icabı bir imtihan belirince derhal sızlanmaya başlar, ağlar, feryat ederse bu hal onun tam bir iman sahibi olmadığını gösterir. O kimse bilmez ki, kader-i ilahi ağlamakla, sızlamakla şekil değiştirmez. O zavallının bu acıklı hali, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in:

“Fakirlik zaman olur ki küfre yaklaşır.” Hadis-i şerifinin manasına girer.

 

İlahi imtihanlar iki yönden tecelli eder. Biri; iman sahibinin imanını arttırmak, diğeri ise; zayıf imanlının maneviyatını bozmak!

 

ALLAH bütün kullarına birçok yönden bela verir. Bu belalar çoğunun felaketine sebep olur. Kul, o devrelerde ALLAH’a tam bağlanmaz, durmadan itiraz eder; ALLAH’ı (hâşâ) töhmet altına sokmak ister, söver, sayarsa… Bu onun ebedi küfrüne sebep olur ve böylece dünyası ve ahireti berbatlaşır. ALLAH’a kavuştuğu zaman ilahi rahmetten herkesin nasibi olur; ama onun olmaz. Çünkü ALLAH ona darılmıştır. İşte Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz bu hale işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde en nasipsiz olan, dünyada fakir, ahirette cehennem azabına duçar olandır.”

 

Birçok sözlerini işitiyorum, en çok şunları söylüyorsun:

kimi sevsem aramız açılıyor. Ya ölüyor, ya kayboluyor. Yahut aramıza düşmanlık giriyor. Çoğu zaman malım kayboluyor, param elimden çıkıyor. Bu yüzden dostlarımla bozuşuyorum.”

 

Mala, evlada ve insanlara sevgi çoğalınca, ALLAH sevgisi azalır. İnsan bu sevgisinden ceza görür. Çünkü ALLAH’a bir nevi şirk koşmuştur.

 

ALLAH’a çok darılıyorsun; o senin ilahın olduğu halde onu töhmet altına almak istiyorsun. ALLAH’ın her işine itiraz ediyorsun, zorla bağlanıyorsun. ALLAH’a bağlılığın yolu zulüm ile oluyor.

 

Şunu bil ki; malın çoğu bela getirir, sen bela gelmesini istiyorsun.

 

ALLAH kapısından başka kapı yoktur. ALLAH’tan kaçmanın mümkün olmadığına inan ve hak işlerden intikam almanın imkânsız olduğunu bil. Günah yapmak yalnız seni körletir. ALLAH’a yapacağın taarruz, yalnız seni karartır.

 

Nefsine dizgin vuramayıp, her şeyde kolaylık yollarını tutunca, şahsi arzular seni kaplar, heva, nefsin seni sarar. Bilmeden haram yersin. Dinden çıkar, şeytanlar zümresine dâhil olursun. Hâlbuki şeytan ALLAH’ın düşmanıdır. Şeytan ALLAH yolundan şaşırmıştır. Bu halde ölürsen helak olursun.

 

Senin için maksat dünya olmuş.

Sadece para, yemek, içmek, eğlence peşindesin. Namaz kılmıyorsun. Gece leş gibi yatıp, sabahları tembel olarak kalkıyorsun. Nefsin seni peşinden sürüklüyor, heva seni takip ediyor. Şeytan artık sana hâkimdir. Böylece ahiretini dünyaya satmış olursun. Sen bu durumda nefsin kulu ve onun uşağı olmuşsun. Nefsinin sözlerini kabul etmekle zulüm ettin. Nefsini kendi başına bıraktın, netice lezzete, zevke, sefaya daldı ve şeytana uydu. Sen de ona uydun. Daha sonra hem dünyan battı, hem de ahiretin.

 

Yarın kıyamet günü iflas halinde meydana çıkarsın. Orada ne din bakımından, ne dünya bakımından hiç kârın olmaz. Ne kazandın nefsine uymakla?

 

İnsanlar iki kısımdır. Biri dünyayı arar, diğeri ahireti. Bunlar kıyamet günü de böyle olacak. Bir kısmı cennet ehli, diğer kısmı da cehennem!

 

ALLAH’ın emrine karşı gelmek felakettir. Bu hataların hepsi yarın senin önüne çıkar. Hata işleme, hata ettikçe batarsın. Kitap ve peygamberlerin emirlerinde bulun, yoksa ne iyilik, ne kötülük kaybolur.

 

Boş işle nefsini aldatıyorsun!

 

Ey iman sahibi, seni bir tuhaf görüyorum. Çevrendekilere hasetli bir haldesin. Onların yemesini çekemiyorsun. İçmesinden hoşlanmıyorsun. Onun giydiği sana tuhaf geliyor. Evi güzünde büyüyor. Hanımı dahi senin için çekilmez bir dert oluyor. O ALLAH’ın nimeti içinde zengin olmuştur. Onun zenginliğinde bir türlü hoşluk bulamıyorsun. Bu hallerin neden oluyor.

 

Bilmiş olman gerekir ki, bu halin iman zayıflığından ileri geliyor. Bu hal seni ALLAH’ın rahmet nazarından uzaklaştırır. İlahi gazabı üzerine çeker. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz Kutsi hadisi ile hasedi şöyle anlatmıştır:

“Haset eden nimetimin düşmanıdır.”

 

Ayrıca Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz bir hadis-i şerifinde:

“Haset, iyilikleri yer. Ateş odunu yaktığı gibi iyilikleri bitirir.” buyuruyor.

 

Zavallı! Neye haset ediyorsun. Sen mi verdin o nimetleri? Onları sen değil, ALLAH verdi. ALLAH’ın verdiği nimete nasıl haset edersin. ALLAH:

Bismillahirrahmanirrahiym. Onların dünya geçimlerini aralarında dağıttık. Sadakalalhül-Azıym.

[Zuhruf Suresi, 32. ayet] diye haber vermiştir.

 

Bu halinle öyle akılsız bir duruma düşmektesin ki, senden daha akılsız daha cahil, cimri ve cahil görülemez. Acaba o adamdakileri senin mi zannediyorsun. Bu o kadar cahilliktir ki, tarifi imkânsız. Eğer sana gelecek bir şey varsa başkasına gidemez.’’hâşâ’’ ALLAH’a kin mi tutuyorsun? Hâlbuki ALLAH:

Bismillahirrahmanirrahiym. Emrim değiştirilemez. Ben kullara zulüm etmem. Sadakallahül-Azıym.

[Kaf Suresi, 29. ayet] buyuruyor. ALLAH sana zulmetmez. Senin kısmetini başkasına vermez. Bunu böyle bil. Aksine düşünmen, cahillik etmektir.

 

Bir insan koca bir sultanı; askeri, mülkü, tacı, tahtı ve bütün bir saltanatı ile görüyor. Onun çeşitli nimetlerini her an seyrediyor. Buna haset etmiyor. Beri yanda padişahın köpeklerinde birine hizmet eden bir yabancı köpek görüyor. Yabancı köpek ile yerli köpek oturuyor, kalkıyor. Her türlü geçimini onun sayesinde sağlıyor. O zavallı adam bu hale tahammül edemiyor. O yabancı köpeğin ölmesini, yerine kendinin geçmesini temenni ediyor.

 

Bu hal alçaklığın ve hasisliğin en büyüğüdür. Böyle düşünen bir adam için, züht, inanç diye bir şey olmadığı gibi, ondan daha ahmak, daha bilgisiz kimse de olamaz.

 

Zavallı, eğer kıyamet gününde o haset ettiğin insanların başlarına gelecekleri bir bilsen, hiç haset etmezsin.

Eğer, onlar ALLAH’ın emrine uymuyorlarsa, nimetlerin hakkını ödemiyorsa onların başına gelecekleri yalnız ALLAH bilir. ALLAH, nimetleri kendi yoluna sarf edilsin diye verir, aksi halde nimet felaket olur.

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“Kıyamet gününde bir takım insanlar etlerinin makasla kesilmiş olmasını isterler. Buna sebep, zavallı kimselerin dünyada çektikleri bela yüzünden orada aldıkları sevabı görüp, imrenmeleridir.”

 

O gün, senin zengin komşun bir fakir olmayı ister. Kıyamet günü bir sürü hesabın görülmesi ve münakaşası onu yorar. Güneşin sıcaklığı altında beyni pişer. Böyle günlerce bekler. Oranın bir günü, buraya nispetle elli bin senedir. İşte o dünyadaki nimet hesabını böyle verir.

 

İbrahim Aleyhisselam:

“Bana bütün âlemlerin Rabbi olan ALLAH’tan başka hepsi düşmandır.” buyurdu. İbrahim Aleyhisselam putlara:

“Düşman!” diyordu. Şimdi senin için put zahirde yoktur, ama gizlide çoktur. ALLAH’tan başkalarıyla meşgul eden her şey sana düşmandır, sana puttur.

 

Eğer Aleyhisselatu Vesselam Efendimizin yaptıklarının birini terk edersen şeytana oyuncak olduğunu bil. Hangi iş; ALLAH ve peygamberin emrine uymazsa, o iş sapıklıktır.

 

Nefsin iki hali vardır. Üçüncüsü yoktur. Biri bela diğeri afiyet!

 

İnsanlar, başlarına bir bela geldiği zaman bağırır, çağırır, ALLAH’ı şikâyet eder. ALLAH’a darılır. Her şeye itiraz eder. ALLAH’ı töhmet altına almak ister. Ne sabır bilir, ne de bir nasihatçiye uyar. Yalnız kendi aklına göre ALLAH’a (hâşâ) eş bulma yoluna girer, bir uygunsuz hareket yolu bulur; öylece gider.

 

Afiyet haline gelince; ondan daha iyisi yoktur, güler, oynar sevinir. Zaman kaybetmeden şehvet yollarına koşar. Hiç biriyle yetinmez. Biri eskiyince yenisini aramaya koyulur. Yemek beğenmez. İçkilerin her çeşidini sofrada bulundurur. Evinde hanımını da hemen savar, onun da yenisini arar. Evini beğenmez, iyisini arar. Binek işi de çok önemlidir. Daima günün en iyisini ister. Elinde olan her şeye bir ayıp bulur, hemen yenisini tedarik etmeye koyulur. Böylece bütün rahatını kendi eliyle kaçırır. Bilmez ki, her şey kendisi için değildir. Buna akıl erdiremeyen iyi şeylerin peşine düşer.

 

İşte bu haller insanı yorar. Elde mevcut şeylere razı olmamak, insanı her çeşit güçlüğe sürükler. Sonu gelmeyen eziyet, içinden çıkılması mümkün olmayan felaketler bundan sonra başlar. Dünyalığı var rahat etmesi gerekirken, eliyle keyfini kaçırır.

 

Bundan sonra öbür âlemin işi başlar. Ölür, sorguya çekilir, hesap veremez. Çünkü düzenli bir iş tutmamıştır. Bazıları şöyle der:

“Öbür âlemin ve buranın en çok cefasını çekenler, kendilerine ait olmayanı isteyenlerdir.  Ve yapamayacakları işin peşinden koşanlardır.”

 

Bir insan düşünelim: bir zamanlar her türlü maddi sıkıntı onun manevi durumunu da bozmuştur. Bu halinde yalnız belanın gitmesini ister. Yalnız bunun için ALLAH’a yalvarır. Bir gün duası kabul olur, her çeşit darlık yok olur gider. Genişlik başlar. Bundan sonra o zat, evvelce çektiği bütün sıkıntıyı unutur. ALLAH’ı da unutur, kulluk etmez. Her çeşit günah yollarını seçer. Bu adamın hali nasıl olur? Elbette ki ‘’iyi olur’’ denemez.

 

Tam tahmin edildiği gibi olur. Dünyada israfın yolunu tuttuğu için her şeyi az zamanda biter, yine darlığa düşer.  Ve artık, eski halini de bulamaz, sürünerek ölür gider. Bununla bitse iyi, öbür âlemde bir de hesabını vermek vardır.

 

İbadet sadece kulluk etmektir. Ötesi yine teslim halidir. Yani kader ne ise onu gözetmekten ve ona uymaktan başka kurtuluş yoktur. Bundan sonrası kader bahsi ile ilgilidir ki, incelemek iyi olmaz. Çünkü o bir ilahi sırdır.

 

“Bu iş nasıl oluyor, neden ve ne zaman olacak?” Gibi sözler yerinde olmaz. Kaderin iç nizamını kurcalamak bir nevi şirke benzer ve ALLAH’ı töhmet gibi olur.

 

İnsan, kendisi gibi acizden bir şey isteyemez. Yalnız cahil olduğu için ister. İmanı zayıf olduğu için bu yolu tutar. Sabrı yok denecek kadar az olduğu için bu yola düşmüştür.

Eğer bir insanın duası her zaman makbul olsa, kendine gurur gelmesi muhtemeldir.

 

İnsan, hoşlandığı hiçbir şeyi bulamaz, fakat yine de dünyayı bırakmaz.

 

Her bela bir suçun cezasıdır ve her darlık işlenen bir suçun cezasıdır. Buna; bir deneme, bir tembih denilebilir. Günahlara kefaret demek de yerinde olur.

 

Belanın gelişi iki sebebe bağlanır. Birincisi, sabırsızlığın ve kötü yolların tutumu neticesinde olur. İkincisine gelince, günahlardan temizlenmek için olur.

 

Gafletin çeşitli sebeplerinden biri de çok yemekten hâsıl olan uykudur. Daima uykuya dalmak ve her şeyi unutmak kötüdür.

 

Çok yiyen kimse, rahat ibadet yapamaz.

Çok yiyen kimse, oruca dayanamaz. Bilhassa haram yiyenler, tam bir gaflet içinde ve ölü gibidirler. Azda olsa haram yiyene az yedi, denemez. Haram şeyin azı da çok sayılır.

 

Haramın azı yoktur. Haram imanı örter, kalbi karartan odur. Alkollü içkilerin azı, aklı yıkmaya yettiği gibi haramın da azı imanın ışığını söndürür.

 

Geçici zevklerin ardına düşmüşsün. Ele geçmesi mümkün olmayanın ardında koşuyorsun. Eğer kısmetse gelir; değilse zaten gelmez. Kısmet olmayan bir şeyin ardına düşmek, bir ahmaklıktır. Akılsızlık ve bilgisizliktir. İşte dünyanın en büyük azabı budur. En büyük dert imkânsız şeylerle uğraşmaktır.

 

Kısmetinde yazılı şeyi istemek de ayrı bir görgüsüzlüktür. Daha doğrusu hırstır. İbadet ve kulluk tarafından incelenecek olursa şirk demek de yerinde olur.

 

Bu kadar istek neye?

Hem ALLAH’ı sevenin bu kadar lüzumsuz şeyleri istemesi yerinde olmaz. Yaratanını seven, ALLAH’ı ister. ALLAH ile beraber başka bir şey istemek, yerinde olmaz; sevgilinin gayrını istemek, sevgide yalancılık sayılır. Sevgili için yapılan işten ücret istemek, ayıp olur. İhlâsın yokluğunu açığa vurur. İhlâs sahibi, kulluk hakkını ödemeye bakar; ötesini efendisine havale eder.

 

İyi bilmelisin ki; sen ve yaptığın işler efendine aittir; bu durumda nasıl kendine mahsus olmak üzere birçok şeyler talep edebiliyorsun.

 

Görmüyor musun? Her kimin elinde nimet çoğalırsa neticesi iyi olmuyor. Bu, çok kere görülmüştür. Evvela iyidir; sonra ne olduğu görülür. Azar, ALLAH’a darılır; kadere kabahat bulur, nimeti beğenmez, derdi, gamı çoğalır. Kendinde olanı beğenmez, az görür. Başkasının malına göz diker.

 

İnsanlar neden ellerindekine razı olmazlar? Öyle zaman olur ki bu huysuzlukları sonunda ellerindeki de gider. Çünkü kendilerine has olan hiçbir şeyi beğenmezler.

 

Bir başkasının elindekine ermek için günlerce alnından ter boşanıyor. Netice olarak günah veya sevap kaygıların da yok olmuş; sadece günah sayfaların doluyor.

 

Bu arada en büyük suçları yapmaktan çekinmezsin.

Emri ilahi, hiç düşünmek istemediğin şey olmuş. İstediklerini de bulamıyorsun. Dünyadan giderken ellerin boş olacak. Ne başkasının malı fayda verir, ne de kendi mallarından bir kazanç temin edebilirsin. Başkasının malına göz dikmekle, başkaları gibi olmayı istemekle eline kısmetten fazla bir şey mi geçti?

 

İstediklerini bulamadın, aradıklarına eremedin. Yalnız ömrünü boşa geçirdin. Ahiretini de batırdın. Bu yaptıkların ile en akılsız bilgisizlerden oldun. Kısmetine razı olup ibadet ve itaat etmek ile meşgul olsaydın, yetecek kadar dünyalık gelirdi.

 

Bir kimsenin kalbinde yalnız maddi taraf varsa o Müslüman değildir. Ki bu maddi arzuları şöyle sıralamak mümkündür:

“Şehevi arzular, dünyanın geçici lezzetleri, dünya rahatı sayılan evlat, aile, yemek, içmek, giymek, binmek, gezmek, hoş olmak, gurura kapılmak, iyi konuşmaya heveslenmek ve daha akla gelen birçok dünyaca şöhret sayılan şeyler. <desin>ler için yapılan şeyler, hiç de Müslümanlık alameti değildir.”

 

Bilhassa bela geldi mi sızlanmak, az zarar görünce ağlamak, hafif bir menfaatin gidişi karşısında kızmak pek hoş değildir.

 

Bu sayılan şeylerin hemen hepsinin içinde nefsin isteği vardır. Bunlar insanı dünyaya bağlar. Bunların peşinde koşarak kendini dünyanın daimi kalacak bir varlığı sanıyorsun. Kendi kendine nasıl olsa ben ölmeyeceğim der gibi hal ve tavır takınmışsın.

 

Ey tabiat içinde kalan, ey nefs ve kötülüğün geçiş yollarında duran zavallı; bırak onları. Senin için bunlar bir yüktür. Bunlar senin için yük olmasın.

 

Bırak bu yükleri. Ufak bir hal görünce erdiğini sanma. Dünya varlığını kalbinden çıkar.

İman sahibi teftiş eder, sonra alır. İçi bozuk, münafık ise önüne geleni alır.

 

Her iyilik edene bağlanmak olmaz. Bir başkası sevilince ALLAH sevgisi kalpte azalır.

 

Başka şeyleri üzerinden bir yana at. Başkasını dilinden bırak. Onlara koşmaktan vazgeç, onların yaptığı iyiliği ALLAH’tan gör. Eğer kuldan görürsen kulu seversin. Çünkü Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurur:

“Kalp, iyilik edeni sever.”

 

ALLAH ve bir sürü maddi şeyler ve heva birbirine uyabilir mi? Birtakım maddî kıymetlerin içinde sayılan şeylerle ilahi kuvvetler bir olabilir mi?

 

Bu dargınlığın neden? Duan kabul olmadı diye ALLAH’a mı darılacaksın? Duanı kabul eder, ama biraz geç olabilir. Geç kalınca darılmak yerinde bir iş olur mu?

Bazen işitiliyor:

“Doğruyu istedim vermedi, istediğimi vermiyor,” hem de: “Duanın yapılması lazım.” diye emir veriyor.’ diyorsun:

 

“Bu sözün yerinde değil, hatalıdır.”

 

Bu sözlerinden ötürü sana sormak icap eder:

“Sen kendi başına buyruk musun? Yoksa bir sahibin ve bir efendin mi var?”

 

Eğer bu söze karşılık hür olduğunu, her istediğini yapmaya güçlü olduğunu iddiaya yeltenirsen sana ilk vurulacak damga:

“Sen kâfirsin. ALLAH’ı inkâr ediyorsun.” olur.

 

Aksi halde bir kul olduğunu ve bir sahibin, efendin olduğunu söylersen o zaman sana yine birçok sorular sorarlar:

Duanın kabulü geç kaldığı için efendini töhmet altına mı alıyorsun? ALLAH’ın hikmetinden şüphe mi ediyorsun? Hâlbuki ALLAH, seni ve bütün yarattıklarını iyi bilir. Sana ve onlara ne gerekse güzellerini seçer.”

 

İthamlarına devam edersen yine sana verilecek hüküm şu olur:

“Sen kâfirsin, hakikati gizliyorsun.”

 

Çünkü ALLAH’a zulüm isnadında bulunmuş oluyorsun. Hâlbuki ALLAH, kullarına zulmetmez. Zulüm sözünü de kabul etmez. Bu sözün ALLAH için kullanılması imkânsızdır; kullanılamaz. Sebebine gelince, bütün mülk ALLAH’ındır. Zulüm ancak başkasının hakkına tecavüz meydana gelirse olur.

 

Senin ALLAH’a darılman, bazı işine gelmeyen hadiselerden ileri geliyor. Nefsin bazı şeylerden hoşlanmıyor. ALLAH’ın emrini yerine getirebilmek için işin güçleşiyor. Haliyle nefs darılıyor; sen de ona uyarak ALLAH’ı töhmet altında bırakıyorsun.

 

Hiçbir kötü işe karşı durmuyorsun, nefsine uyuyorsun; şeytanlara bağlanıyorsun. Küfür, şirk, her türlü kötülüğü işlemekten çekinmiyorsun. Neticede küfür üzerine ölüp gideceksin. Buna ceza olarak öbür âlemde azap çeşitleri hazırlandı. Cehennem zaten günahkârlar için hazırlanmıştır.

 

İman sahipleri, cennette sonuna kadar kalacakları gibi imansızlar da bu cehennemde sonuna kadar kalacaklardır. Orada, dünyada yaptıkları kötülükler yüzünden en çetin azaplara uğrayacaklardır.

 

Dünyada yaptıklarının cezasını göreceksin. Her an çekinmeden dünyanın kötülüğünü yapıyorsun. Nefsine, şeytanlara kapılarak yapmadığın rezalet kalmıyor.  Cehennemin azabını göreceksin.

 

İnsanların bir kısmı sokağa çıkar; yalnız şehevi şeylere bakar. Kötü şeylere bağlanır. Onların geçici zevkleri kalbini bozar. Devam ederse helak olur; dinini bırakır. Ahlakı bozulur. Tabiatın verdiği adi zevkleri yapar, bütün fazilet duygularını söndürür.

 

Sadece iki şey vardır. Yaratan ve yaratılan! Yaratanı kabul edersen geri kalanlara söyle:

 

“Âlemlerin sahibinden başkası benim düşmanımdır!”

[Futuhu’l-Gayb//Abdülkadir Geylani]

 

 

 

Elbette sizin kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır.

 

 

Bismillahirrahmanirrahiym. De ki: ‘Elbette sizin kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen ALLAH’a döndürüleceksiniz; o da size yaptıklarınızı haber verecektir.’ Sadakallahül-Azıym.

[Cum’a Suresi, 8. ayet]

 

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki:

“ALLAH [c.c.] Cenneti yarattığı zaman Cebrail Aleyhisselam’a: ‘Git ona bir bak!’ buyurdular. O da gidip cennete baktı ve ‘Ey Rabbim! İzzetine yemin olsun, onu işitip de ona girmeyen kalmayacak, herkes ona girecek!’ dedi. ALLAH [c.c.] Cennetin etrafını mekruhlarla ( yani haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği amellerle) çevirdi. Sonra: ‘Hele git ona bir daha bak!’ buyurdu. Cebrail ona gidip bir daha baktı. Sonra da:

‘korkarım, ona hiç kimse girmeyecek!’ dedi. Cehennemi yaratınca, Cebrail’e:

‘Git, bir de, şuna bak!’ buyurdu. O da gidip baktı ve: ‘İzzetine yemin olsun, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!’ dedi. ALLAH [c.c.] de onun etrafını şehvetlerle ( nefsin arzularıyla, isteklerle –yemek, içmek, uyumak da şehvetin şubelerindendir) kuşattı. Sonra da:

‘Git ona bir kere daha bak!’ dedi. O da gidip baktı. Döndüğü zaman: ‘İzzetine yemin olsun, tek bir kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum!’ dedi.”

[Ebu Davud, Sünnet,4744. hadis/ İmam Tirmizi, Cennet, 2563. hadis/  Kutub-i Sitte]

 

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki: “Benim misalimle sizin misaliniz, şu temsile benzer: bir adam var (gece) ateş yakmış. Ateş etrafı aydınlatınca, kelebekler ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onlara mani olmaya çalışır. Ancak hayvanlar çoklukla ateşe atılırlar. Ben (tıpkı o adam gibi) ateşe düşmemeniz için belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe, ateşe koşuyorsunuz.”

[Buhari, Rikak/ Müslim, Fezail 2284.hadis/ İmam Tirmizi, Emsal 2877. hadis/ Kutub-i Sitte]

 

Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki:

“Kıyamet günü ilk çağırılacak olan, Hz. Âdem’dir. ALLAH [c.c.] :

‘Ey Âdem’ buyurur. Hz. Âdem:

‘Buyur Ey Rabbim, emrindeyim!’ der. ALLAH [c.c.] :

“Zürriyetinden cehenneme gidecekleri ayır!’ diye emreder. Âdem:

‘Ey Rabbim ne miktarını ayırayım?” diye sorar. ALLAH [c.c.] :

“Her yüzden doksan dokuzunu!’ ferman buyurur.”

Ashap o esnada atılıp: “Ey ALLAH’ın Resulü! Bizden geriye ne kaldı?” derler. Aleyhisselatu Vesselam:

“Benim ümmetim, diğer ümmetler yanında siyah öküzün başındaki beyaz tüy gibi azdır.” buyurdular.

[Buhari, Rikak / Kutub-i Sitte]

 

Hz. Enes Radıyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam güldüler ve:

“Neye güldüğümü biliyor musunuz?” buyurdular. Biz:

“ALLAH ve Resulü daha iyi bilir!” dedik.

“Kulun Rabbine olan hitabından!” buyurdular ve şöyle devam ettiler:

“Kul şöyle der: ‘Ey Rabbim, sen beni zulümden korumadın mı?’ ALLAH [c.c.] :

‘Evet, korudum.’ buyurur. Kul da: ‘Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şahit olmasını asla istemiyorum’ der. ALLAH [c.c.] :

‘Bugün sana tek şahit olarak nefsin, çok şahit olarak da Kiramen Kâtibin kâfidir’ buyurur.” Resulullah Aleyhisselatu Vesselam devamla dedi ki:

“Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına ‘konuş!’ denilir. Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam organlarına: ‘yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben sizin için mücadele etmiştim’ der.

[Müslim, Zühd, 2969. hadis; Kutub-i Sitte]

 

Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, birinden başka hepsi cehennemdedir.

[Ebu Davud, Sünnet 1, (4597); Tirmizî, İman 18, (2643); Câmiü’s-Sağîr, 3/3292; Kutub-i Sitte]

 

Sahiheyn ve İmam Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den kaydettikleri bir rivayet şöyledir: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki: “Ben kıyamet günü Ademoğlunun efendisiyim. [bütün peygamberler benim sancağım altında toplanacaklar] Kıyamet günü, öncekiler ve sonrakiler tek bir düzlükte toplanır. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların dayanamayacakları ve güç yetiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar:

“İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?” demeye başlarlar. Birbirlerine:

“Babamız Adem var!” derler ve Hz. Adem Aleyhisselam’a gelerek: “Ey Adem! Sen insanların babasısın. ALLAH seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. Bütün isimleri sana öğretti. Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun?” derler. Adem Aleyhisselam da:

“Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. Cennette iken beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben bu yasağa asi oldum. Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter! Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. Nuh Aleyhisselam’a gidin!” diyecek. İnsanlar Nuh Aleyhisselam’a gelecekler: “Ey Nuh! Sen yeryüzü ahalisine gönderilen Resullerin ilkisin. ALLAH seni çok şükreden bir kul [abden şekura] diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefatte bulunmaz mısın?” diyecekler. Nuh Aleyhisselam da şöyle diyecek: “Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine beddua olarak yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. İbrahim Aleyhisselam’a gidin!” diyecek. İnsanlar İbrahim Aleyhisselam’a gelecekler: “Ey İbrahim! Sen ALLAH’ın peygamberi ve arz ahalisi içinde yegâne halilisin. Bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?” diyecekler. İbrahim Aleyhisselam onlara: “Rabbim bugün çok öfkeli. Bundan önce hiç bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. Şefaat etmeye kendimde yüz bulamıyorum. Çünkü ben, üç kere yalan söyledim!” deyip, bu yalanlarını birer birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek: “Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa Aleyhisselam’a gidin!” İnsanlar Musa Aleyhisselam’a gelecekler ve: “Ey Musa! Sen ALLAH’ın peygamberisin. ALLAH seni, risaletiyle ve hususi kelamıyla insanlardan üstün kıldı. Bize ALLAH nezdinde şefaatte bulun! İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?” diyecekler. Musa Aleyhisselam da: “Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce böylesine öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. Rabbim nezdinde şefaate yüzüm de yok. Çünkü ben, öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım. Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! İsa Aleyhisselam’a gidin” diyecek. İnsanlar İsa Aleyhisselam’a gelecekler ve: “Ey İsa, sen ALLAH’ın peygamberisin ve Meryem’e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlarla konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?” diyecekler! İsa Aleyhisselam da: “Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek! Beni, ALLAH’tan ayrı bir ilah edindiler. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter. Benden başkasına gidin. Muhammed Aleyhisselatu Vesselama gidin.” diyecek. İnsanlar bana gelirler ve: “Ey Muhammed! Sen ALLAH’ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. ALLAH seni geçmiş, gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?” diyecekler. Bunun üzerine ben Arş’ın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken ALLAH, benden önce hiç kimseye açmadığı medhu senaları benim için açacak [ben onlarla Rabbime medhu senalarda bulunacağım] sonra: “Ey Muhammed başını kaldır ve iste! İstediğin sana verilecek. Şefaat talep et. Şefaatin yerine getirilecek.” denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve: “Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim!” diyeceğim. Bunun üzerine: “Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al. Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!” denilecek.

[Buhârî, Enbiya 3, 8, Tefsir, Benî İsrail 5; Müslim, İman 327, (194); Tirmizî, Kıyamet 11, (2436); Kutub-i Sitte]

 

Bir diğer rivayette İbnu Mesud Radıyallahu Anh şöyle demiştir: “Resulullah Aleyhisselatu Vesselam vaaz etmek üzere aramızda doğruldu ve dedi ki: “Ey insanlar! Sizler kıyamet günü ALLAH’ın yanına yalınayak, çıplak ve kabuklu olarak toplanacaksınız. [sonra şu ayeti okudu:] Bismillahirrahmanirrahiym. İlke, yaratışa nasıl başladı isek, üzerimizde hak bir vaat olarak yine onu iade edeceğiz. Sadakallahül-Azıym. [Enbiya Suresi, 104.ayet] Haberiniz olsun, o gün ümmetimden bazı kimseler getirilir ve sol tarafa alınırlar. Bunun üzerine ben: “Ey Rabbim! Bunlar ashabımdır!” derim. Bana: “Sen bilmiyorsun, bunlar senden sonra neler yaptılar.” denilir. Ben İsa Aleyhisselam’ın dediği gibi diyeceğim: “Bismillahirrahmanirrahiym. Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat sen beni içlerinden aldın, üstlerinde gözetici sen oldun. Zaten sen her zaman her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer kendilerine azap edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen mutlak galip ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten sensin, sen! Sadakallahül-Azıym. [Maide Suresi, 117,118. ayetler]

Resulullah Aleyhissalatu Vesselam devamla dedi ki: “Bunun üzerine bana: ‘onlar, sen aralarından ayrıldığın günden beri, dinden yüz çevirmeye hiç ara vermediler!’ denilecek!” Bir rivayette şu ziyade var: “Ben: ‘Rahmetten uzak olsunlar, rahmetten uzak olsunlar!’ derim”.

[Buhârî, Rikak 45, Enbiya 8, 44, Tefsir, Maide 14, 15, Tefsir, Enbiya 2; Müslim, Cennet 57, (2860); Tirmizî, Kıyamet 4, (3329); Nesâî, Cenaiz 118, (4, 114); Kutub-i Sitte]

 

Enes Radıyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki:

“ALLAH [c.c.] azabı en hafif olan cehennemliğe:

‘Eğer dünyada her şey senin elinde olsaydı, şu azaptan kurtulmaya bedel, fidye olarak verir miydin?’ diye soracak. Adam ‘Evet’ diyecek. ALLAH [c.c.] bunun üzerine:

‘Sen daha Hz. Âdem’in sulbünde iken ben senden bundan daha hafifini istemiş: <bana hiçbir şeyi ortak kılma da seni ateşe koymayayım, cennete koyayım> demiştim. Sen buna yanaşmadın, şirke girdin’ buyuracak.”

[Buhari, Rikak/ Müslim, Münafıkûn 2805. hadis; Kutub-i Sitte]

 

Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin Müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam, üzerine bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şahadet getirmen de tam olmamış, eksik. Zira dilinle “la ilahe illallah: ‘ALLAH’tan başka ilah yoktur’ diyorsun; fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinde, içinde birçok ilahlar var. Senin, devlet büyüklerinden ve mahalli idarecilerden korkman, içinde birer ilahtır. Kendi çalışmana, kendi kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına, kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilahtır. Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı, bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen, içinde birer ilahtır. İnsanların çoğu, kalpleriyle, işte bu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, ALLAH’A dayanıp güvendiklerini söylerler.

 

La ilahe: “Hiçbir ilah yoktur” dediğin zaman, bununla toptan bir reddi(nefyi) onaylıyorsun. İllallah: “Ancak ALLAH vardır” dediğin zaman ise, yine ALLAH için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun. Bu durumda, her ne zaman kalbin, Hakk’dan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin ilahın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur. Zahire itibar yoktur.

 

Kalbinde birçok ilah varken, sen nasıl “la ilahe illallah: ‘ALLAH’tan başka ilah yoktur” diyebilirsin? ALLAH’tan başka güvenip dayandığın her şey senin putundur. Kalbinde şirk, yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinde kelime-i tevhit’i söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça, bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.

[Abdulkadir Geylani/ Fethü’r Rabbani]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Nefislerini ilah tanıyanları görür müsün? Sadakallahül-Azıym.

[Casiye Suresi, 23. ayet]

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz bu gibiler hakkında; “Yeryüzünde tapılan tanrılardan, ALLAH’ın [c.c.] en çok azap vereceği zevklere, şehvetlere, heveslerine, boş ve geçici şeylere uyan nefistir.” buyurmuştur.

 [İmam Taberani, Ebu Umame’den; İhya-u Ulumi’d-din, 1.cilt, Rub’ul-İbadat, İmam Gazali]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Şüphe yok ki, münafıklar cehennem’in en alt tabakasındadır. Sadakallahül-Azıym.

[Nisa Suresi, 145. ayet]

 

Çünkü onlar bildikten sonra inkâr ediyorlar. Yine bu sebepten Yahudileri de Hıristiyanlardan fena tanıyor. Hâlbuki onların çoğu ALLAH’ın [c.c.] evladı var demediler. ALLAH [c.c.] üç’ün üçüncüsüdür demediler. Ancak onlar peygamberlerimizi bildikleri halde inkâr ettiler, O’na uymadılar.

[İhya-u Ulumi’d-din, 1.cilt, Rub’ul-İbadat, İmam Gazali]

 

Kuran’ın haram ettiği şeyleri helal tanıyan, Kuran’a iman etmemiştir.

[İmam Tirmizi, Suheyb’den; İhya-u Ulumi’d-din, 1.cilt, Rub’ul-İbadat, İmam Gazali]


Bugün 3 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
en masum zamanlarımızda sirayet ettin değil mi kanımıza şeytan.. çocukluğumuzda; en büyük düşmanın olan sevgimizden korkundan..