www.tarihtekerrurdenibarettir.tr.gg www.kizlarnedenevdekalirlar.tr.gg www.yaallyanon.tr.gg www.cekgityuregimuzaklara.tr.gg

ANA SAYFA
ARAYIŞ
KIYAMET ALAMETLERİ
ŞEYTANIN EVLATLARI
DÜNYA BİR ÇARŞIDIR
CEHENNEM EHLİ VE AZABI
BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi
Bizim hayatımız yalan ulan! Bizim hayatımız yalan!
Söylenen başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe çıkarırız; o da, insanların bizim ayetlerimize inanmadıklarını kesin bir bilgiyle insanlara söyler.
HÜKÜM ALLAH’INDIR EY LANETLENMİŞLER!
E-KİTAP
ziyaretçiler

Kuran okuyan, fakat okudukları dillerinde kalan, okuduklarını anlamayan, kalplerinde inanmayan insanların türeyeceği bir zaman gelecektir.

[İmam Taberani; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 64]

 

“Kuran okuyan, fakat okudukları dillerinde kalan, okuduklarını anlamayan insanlar olacak!”

 

Türkiye’de Kuran çokça okunuyor değil mi? Bilenler okuyor, bilmeyenler okumuyor. Ama kimse anlamıyor! Anlamıyor! İslam dilini, kutsal kitabımız olan Kuran’ı anlamıyoruz! Neden? Mustafa Kemal Paşa böyle olmasını istedi! Mustafa Kemal Paşa dilimizi değiştirdi! Mustafa Kemal Paşa dilimizi değiştirdiği için Kuran’ı okuyoruz ama anlamıyoruz!

 

Gelelim Türklerin İslam’ı kabulüne, Atalarımızın İslam’ı kabulüne.

Hz. Osman Radıyallahu Anh zamanında Horasan ve Harzem’i ele geçiren İslam orduları, Ceyhun Nehri’ne ulaşıp, Türklerle karşı karşıya geldiler. Bu tarihlerde Göktürk Devleti yıkılmış yerine Türgeşler Devleti kurulmuştu. 750 yılında Emeviler yıkılmış, yerini Abbasiler almıştı. Abbasilerin yönetime gelmesiyle, Türk-Arap ilişkilerinde bir yakınlaşma başlamıştı. Bu tarihte Türklerin dağınık bir durumda bulunmaları, Orta Asya’da bir siyasi otorite boşluğu meydana getirmişti. Bu durumdan yararlanan Çinliler, Doğu Türkistan’a kadar ilerleyip Talas Irmağı’na kadar her yere egemen olmuşlardı. İslam Devleti’nin Horasan Valisi Ebu Müslim, Salih Bin Ziyad komutasında bir orduyu, Çinlilerin ilerleyişini durdurmakta görevlendirdi. Türk boylarından Karluklar, bu savaşta Müslümanların yanında savaşarak, savaşın kazanımasında önemli rol oynadı. Talas Savaşı sonrasında İslamiyet, Türk boyları arasında hızla yayılmaya başladı. İlk Müslüman Türk Devletleri olan; Tolunoğulları, İhşidiler, Karahanlılar, Gazneliler ve Büyük Selçuklu Devleti Müslümanlığı kabul ederek, İslam’la bütünleştiler. Talas Savaşı’nın ardından Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri, İslam’ı kabul eden ilk Türk boyları oldular. İslamiyet bütün Türkler arasında hızla yayıldı ve çok kısa zamanda benimsendi.

 

Okuma ve yazmanın olmadığı bir zamanda; İslam’la tanışan atalarımız Müslümanlığı kabul etmişlerdir.

 

Düşünelim! O kadar ilim varken, bugün uzun yıllar eğitimini almadığımız yabancı dilleri bile anlamıyoruz; en önemlisi Müslüman olduğumuz halde; okuduğumuz Kuran’ı anlamıyoruz. Okuma ve yazmanın çok az olduğu bir dönemde; bizim atalarımız Müslümanlığı kabul ediyor. Sadece konuşarak. Ama biz Müslüman olduğumuzu iddia ettiğimiz halde Kuran’ı anlamıyoruz.

 

Türklerin soyu kime dayanmaktadır?

 

Türklerin ana yurdu Orta Asya’dır. Orta Asya; kuzeyde Sibirya, güneyde Himalaya dağları, doğuda Kingan dağları ve batıda Hazar Denizi ile çevrelenen geniş bir coğrafi bölgedir.  Türklerin anayurdu Orta Asya’dır. Atalarımızın yurdu Orta Asya’dır. Peki, Türkler kimin soyundan gelmektedir? Türkiye’de bunu anlatmazlar bizlere! Söylemezler kimin soyundan geldiğimi bizlere! Atalarımız Orta Asya’ya gökten mi inmiştir? Yoksa yerden mantar biter gibi Orta Asya’da mı ortaya çıkmışlardır?

 

İbn-i Hacer El Askalani’ye göre Türklerin soyu Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a dayanmaktadır. İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelen İshakoğullarından Hazar Denizi civarına yerleşen bir gruptur.

[Kutub-i Sitte]

 

Diğer rivayetlerde; Kantura, Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın bir cariyesinin adıdır. Bundan birtakım çocukları oldu. Bunlardan Türkler çoğaldı. El-Kamus bunun doğru olduğuna kesin olarak bildirir.

[Kutub-i Sitte]

 

İbnu Hacer El Askalani, Türkler hakkında bir başka bölümde, başka bilgiler kaydettiğini ilave eder. İlgili bölümde şu açıklamalara yer verir: “Türklerin aslı hususunda ihtilaf edilmiştir. Hattabi: ‘Onlar Kantura’nın evlatlarıdır. Kantura Hz. İbrahim’in cariyesiydi’ der.”

[Kutub-i Sitte]

 

Türkler Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelmektedir. Son zamanlarda ortaya çıkan araştırmalar sonucunda zaten bazılarımız biliyor böyle olduğunu.

 

Atalarımız okuma ve yazmanın olmadığı bir zamanda İslamiyetle tanışıp Müslümanlığı nasıl bu kadar hızlı kabul etmişlerdir?

 

Şimdi, günümüz kitaplarında Orta Asya’daki atalarımızın inançlarının bizlere ne şekilde anlatıldığına gelelim!

 

“Türklerin asıl dini “Gök Tanrı” diniydi. Orhun kitabelerinde “Tengri” şekliyle yer alan Tanrı, en yüksek varlıktı. Çoğunlukla “Gök Tanrı” diye anılırdı. Türkler, Tanrı’nın tek olduğuna, millete hayat verdiğine ve zafere ulaştırdığına inanırlardı.

 

Türkçe’ye Hıristiyanlar, Yahudiler, kâfirler tarafından sokulan “tanrı” kelimesi, atalarımız kullanmadığı halde biz kâfirlere “atalarınız ‘tanrı’ kelimesini kullanıyordu” diyorlar. Peki, bu nasıl oluyor? Türklerden hiç kimse atalarımızın dilini hatırlamadığı ve bilmediği için, 1893’te Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen imdadımıza yetişiyor. Ve bizleri aydınlatıyor! Müslüman olmayan, Türk olmayan biri, bize atalarımızı anlatıyor!

 

ALLAH’ın İslamiye’te bildirilen isimlerini kullanmak caizdir. Bu isimlerden başka isim kullanmak caiz değildir! ALLAH’ın [c.c.] isimleri sonsuzdur. 1001 ismi var diye meşhurdur. Yani, isimlerden 1001 tanesini insanlara bildirmiştir. Dinimizde bunlardan 99’u bildirilmiştir. Bunlara Esma-ül Hüsnâ denir. ALLAH adı yerine, tanrı veya tanrı adı yerine Allah demek caiz değildir. Çünkü tanrı “ilah, mabud-put” demektir. Asuriler bazı Türkleri, güneşe, yıldızlara tapınmaya alıştırdıkları için tanyeri ağarınca, güneşe tapınırlardı. Bu sebepten, Güneşin ismi, tanyeri ve nihayet tanrı oldu. ALLAH kelimesi özel isimdir. Hiçbir dilde karşılığı olmaz. Allah kelimesinde cinsiyet yoktur. İlah kelimesinin ise her dilde karşılığı, bazı dillerde de erkek ve dişi şekli vardır. Mesela Arapça’da Mabud-Mabude, Türkçe’de Tanrı-Tanrıça, İngilizce God-Goddess, Fransızca Dieu-Deesse, Almanca Gott-Göttin gibi. Bu kelimelerin hiçbirisi ALLAH ismi yerine kullanılmaz. ALLAH manasına yalnız ALLAH kelimesini kullanmak gerekir. Çünkü ALLAH “Benim ismim ALLAH’tır. Bana, ALLAH diye ibadet edin” buyuruyor. Kendisi ne bildirmişse onu kullanmak gerekir. İlah manasında her millet kendi dilindeki kelimeyi kullanır. Fakat ALLAH her dilde aynıdır.

[Saadet-i Ebediyye]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Allah ancak bir tek ilahtır. Sadakallahül-Azıym.

[Nisa Suresi, 171. ayet]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur. Sadakallahül-Azıym.

[Taha Suresi, 14. ayet]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Mevlanız Allah’tır. Sadakallahül-Azıym.

[Âl-i İmran Suresi, 150. ayet]

 

Atalarımızda “Gök Tanrı inancı” varmış?

 

Dedem Korkut gelip boy boyladı, soy soyladı. Bu Oğuzname Yeğenek’in olsun, dedi. Dua edeyim hanım, yerli kara dağların yıkılmasın, gölgelice kaba ağacın kesilmesin! Ak sakallı babanın, ak perçemli ananın yeri cennet olsun! En sonunda temiz imandan ayırmasın. Ak alınla beş kelime dua kıldık; kabul olsun. Günahlarımızı adı güzel Muhammed yüzü suyuna bağışlasın.

[Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı)]

 

“Ak sakallı babanın, ak perçemli ananın yeri cennet olsun!” Cennet? ALLAH’ın salih amel işleyenlere ve emirlerine itaat edenler için yarattığı cennete gitmeleri için dua ediyor Dede Korkut! Gök Tanrı inancı varmış ama atalarımızda öyle derler biz sözde Müslüman kâfirlere!

 

Oğuz’da Duha Koca Oğlu Deli Dumrul derlerdi, bir er vardı. Bir kuru çayırın üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçenden 30 akçe alırdı, geçmeyenden döve döve 40 akçe alırdı. Bunu niçin böyle yapardı? Deli Dumrul “Benden deli, benden güçlü er var mıdır ki çıkıp benimle savaşsın. Benim erliğim, bahadırlığım, cilasınlığım, yiğitliğim Rum’a, Şam’a yayılsın, ün salsın!” derdi. Meğer bir gün köprünün yamacına bir bölük oba konmuştu. Oba’da bir güzel yiğit hastalanmıştı. ALLAH’ın buyruğu ile o yiğit öldü. Kimi “oğul”, kimi “kardeş” diye ağladı, o yiğit için büyük yas oldu.

Ansızın Deli Dumrul atını sürüp geldi:

“Bre ne ağlarsınız? Benim köprümün yanında bu kavga nedir? Neye yas tutarsınız?” dedi.

“Han’ım bir güzel yiğidimiz öldü, ona ağlarız” dediler.

“Bre yiğidinizi kim öldürdü?”

“Bey yiğit, ALLAH’tan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı.

[Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı)]

 

“Bey yiğit, ALLAH’tan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı.” Azrail Aleyhisselam! ALLAH’ın can almakla görevlendirdiği meleğin Azrail olduğu o zamanda biliniyor! Ama biz sözde Müslüman kâfirlere “Gök Tanrı inancı” olduğunu anlatırlar.

 

Ölüm vakti geldiğinde temiz imandan ayırmasın. Ulu ALLAH seni namerde muhtaç etmesin. Ak alınla beş kelime dua kıldık, kabul olsun.

[Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı)]

 

ALLAH’a yakarayım Han’ım, uçurumlu yüce dağların yıkılmasın, gölgeli ulu ağacın kesilmesin, çoşkun akan suların kurumasın. Kanatlarının ucu kırılmasın, yüce ALLAH seni mert olmayanlara, korkaklara gereksindirmesin. Koşarken boz atın sürçmesin. Vuruştuğunda kara pulat öz kılıcın çentilmesin, dürtüşürken ala gönderin ufanmasın. Ak sakallı babanın, ak saçlı ananın yeri cennet olsun. ALLAH’ın verdiği ümidin kırılmasın, en sonunda temiz imandan ayırmasın. Ak alınla beş kelime dua ettik, kabul olsun. Derlesin, toplasın, günahımızı Kadir Mevla, adı güzel Muhammed’in yüzü suyuna bağışlasın.

[Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı)]

 

“Derlesin, toplasın, günahımızı; Kadir Mevla, adı güzel Muhammed’in yüzü suyuna bağışlasın.”

 

Günümüzde kendini âlim diye gösterenler, kendini tarihçi sananlar Dede Korkut öykülerinin efsaneleşerek günümüze kadar geldiği için; atalarımızın İslamiyeti kabul etmesiyle peygamber efendimizin adının eklendiğini söylerler.

 

Adı duyulduğunda Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e salat ve selam getirilmesi gerekir! Dede Korkut öykülerinde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in ismi geçiyor ama salat ve selam getirilmiyor!

 

ALLAH insanlar dünyaya gönderilmeden önce; Kalubela’da bütün insanlardan ve bütün peygamberlerden; Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz gönderildiğinde; Aleyhisselatu Vesselam’a uyacaklarına ve her türlü yardımı yapacaklarına dair Ahd-i Misak aldı! Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz Kainât’ın yaratılma sebebidir!

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz Milattan sonra 6. asırda dünyaya gelmiştir. Milattan önce 3000 yıllarına dayanan Uygur Türklerinin, Milattan önce 5000 yıllarına dayanan İskit Türklerinin efsanelerini anlatan Dedem Korkut Hikâyeleri’nde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in ismi neden geçmektedir?

 

İbn-i Hacer el Askalani’ye göre Türklerin soyu Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a dayanmaktadır. İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelen İshakoğullarından Hazar Denizi civarına yerleşen bir gruptur.

[Kutub-i Sitte]

 

Türkler İbrahim Aleyhissselam’ın soyundan gelmektedir! İbrahim Aleyhisselam’ın dilini konuşurlar. Ve İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sayfalardaki hükümlere göre ibadet ederlerdi. Dedem Korkut Hikâyeleri’nde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in adı geçiyor, ama salat ve selam getirilmiyor. Neden?

 

ALLAH’ın gönderdiği bütün dinlerde, bütün kitaplarda, peygamberlere gönderdiği bütün sayfalarda Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in adı geçiyor ve insanların, peygamberlerin Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in gönderildiği zaman Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e uymaları emrediliyor. Yani; Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in dünyaya gönderileceği; Hz. Adem Aleyhisselam dünyaya gönderildiği andan itibaren biliniyor.

 

“Derlesin, toplasın, günahımızı Kadir ALLAH, adı güzel Muhammed’in yüzü suyuna bağışlasın.”

 

Atalarımız Uygurlar ve İskitler kâinatın Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine yaratıldığını biliyorlardı!

 

Milattan önce 3000 yıllarına dayanan Uygurlar, Milattan önce 5000 yıllarına dayanan İskitler; Milattan sonra 6. asırda dünyaya gelen Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in yüzü suyuna, günahlarının bağışlanması için dua ediyor!

 

Günümüz de kendini âlim ve tarihçi sanan adamlar da “Dede Korkut Hikâyeleri”nin efsaneleşerek günümüze kadar geldiği için; atalarımızın İslamiyeti kabul etmesiyle peygamber efendimizin adının eklendiğini iddia ediyorlar. Dinden, imandan haberleri olmayan adamlar kendi kafalarına göre yorumluyorlar her şeyi! Akıllarına ne geliyorsa onu söylüyorlar!

 

1893’te Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen imdadımıza yetişiyor. Milattan önce 3000 yıllarına dayanan Uygur Türkleri’nin, Milattan önce 5000 yıllarına dayanan İskit Türkleri’nin ve Orta Asya’daki Türklerde “Tengri, Gök Tanrı” inancı olduğunu söylüyor. Biz kendi tarihimizi bırakıyoruz, kâfirlerin yorumlarına göre anlatıyorlar bizlere. Bilmiyoruz çünkü! Bilmiyoruz geçmişimizi! Neden bilmiyoruz? Mason Mustafa Kemal Paşa, masonlar Siyonist emellerini gerçekleştirsin diye, geçmişimizi öğrenemeyelim diye dilimizi değiştirdi!

 

İslam Devleti’nin sınırlarını ihlal eden “Fargana” civarında bulunan Mecusi olan, ateşe tapan bir Türk boyuyla yapılan savaşta İslam Ordusu galip gelir. Ordunun komutanı olan İmam Ebu Hanife’nin oğlu Hammad’a, savaş ganimeti olarak, esirlerden; Türk boylarından birinin kızı olan “Mayar” düşer.

 

Emevi Halifesi Mervan İbnu Muhammed döneminde Kufe kadılığına getirilmek istenen İmam Ebu Hanife; “halifenin istediği şekilde yönetilecek kadılığı ve alınıp satılacak hükümleri üstlenecek biri olmadığını” söyleyerek bu makamı reddettiğini Irak Valisi İbn-u Hübeyre’ye bildirir. Irak Valisi İbn-u Hübeyre diretir. Sonuç alamayınca, İmam Ebu Hanife’yi hapse attırarak, boynuna pranga vurdurur, kırbaçlattırır.

 

İmam Ebu Hanife’yi hapse attırarak, boynuna pranga vurduran ve kırbaçlattıran Irak Valisi İbnu Hübeyre bir gece rüyasında Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’i görür. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz: “Benim ümmetimden suçsuz birini nasıl hapse atıp kırbaçlarsın” buyurur. Irak Valisi İbn-u Hübeyre kan ter içinde uyanarak hemen zindana iner ve İmam Ebu Hanife’yi serbest bırakır. Gece olduğu için İmam Ebu Hanife sabah gitmenin uygun olacağını söyler. Irak Valisi İmam Ebu Hanife’ye “1 saat bile hapiste kalamayacağını” söyleyerek; nöbetçiler eşliğinde Irak’dan Kufe’ye gönderir.

 

Zulm eden Emevileri, adaletle hükmetme vaadiyle yıkmaya çalışan Abbasileri destekleyen, ilim meclislerindeki talebelerinin çokluğunu ve Kufe halkının da ilmi dolayısıyla İmam Ebu Hanife’ye bağlılığını bilen Emevi Halifesi Mervan İbnu Muhammed, İmam Ebu Hanife’nin serbest bırakılmasına kızar.

 

Emevi Halifesi’nin Abbasi ordusuyla savaşmak için Horasan”a gönderdiği dönemin “Orduların Ordusu” ismiyle anılan İslam ordusunun Horasan”dan dönüşünde, Irak Valisi’nin ve Kufe”de bulunan İmam Ebu Hanife”nin cezalandırılacağından korkan Irak Valisi İbn-u Hübeyre, İmam Ebu Hanife’yi huzuruna çağırır. İmam Ebu Hanife’nin güvenliği için Mısır, Hicaz ya da Yemen’e gitmesini ister. İmam Ebu Hanife güvence istemediğini, sadece ilim ve fıkıhla ilgilendiğini belirtir. Irak Valisi Hicaz da asrın en bilginlerinin bulunduğunu; Hudayb bin Rebah’ın Mekke’de, İmam Malik’in, İmam Cafer Abdullah bin Hasan’ın da Medine’de olduğunu hatırlatır. İmam Ebu Hanife’de kutsal topraklara, Mekke ve Medine’ye hep gitmek istediği için Hicaz’a gitmeye karar verir. Ebu Hanife’nin Hicaz’da bulunduğu sırada, Kufe’de İmam Ebu Hanife’nin oğlu Hammad; bir akşam Mayar’ı yaktığı ateşe taparken bulur ve ateşi söndürür. Mayar, Hammad’dan kendisini azat etmesini istemekte, Hammad’ın annesi ve büyükannesi ise Hammad’ın, mecusilikten vazgeçmediği için Mayar’ı satmasını istemektedir. Hammad, Mayar’a onu sevdiğini söyler. Müslümanlığı kabul ettiği takdirde onunla evlenmek istediğini belirtir. Bir süre Hicaz’da kalan İmam Ebu Hanife, kısa bir süreliğine Kufe’ye gelir ve ailesini ziyaret eder; daha sonra Hicaz’a geri döner. Hicaz’a gitmek için yola çıkacağı gece, ailesiyle sohbet ederken konu Mayar’a gelir. Mayar’ın mecusilikten vazgeçmediğini öğrenen İmam Ebu Hanife; Mayar’ı Müslümanlığa alıştırmaya çalışan oğlu Hammad’a “dinde zorlama olmayacağını, savaşta esir olanların, ya bir lütuf olarak salıverilmesini ya da fidye karşılığında azat edilmesi gerektiğini” hatırlatır. Karşılıksız olarak, ALLAH rızası için Mayar’ı azat etmesini söyler. İmam Ebu Hanife Hicaz’a gitmek üzere yola çıktıktan sonra Hammad, Mayar’ın odasına gelir ve Mayar’ı bulamaz. Hammad Mayar’ı aramaya başlar. Mayar’ı evin salonunda baygın bir şekilde bulur. Hammad “Mayar’ı azat ettiğini, istediği yere gidebileceğini, sabah Fargana’ya gidecek olan bir kervana teslim ederek ailesinin yanına dönebileceğini” söyler. Mayar evden kaçmaya çalıştığı sırada, İmam Ebu Hanife’nin ailesiyle konuştuklarını duyduğunu söyler. İmam Ebu Hanife’nin anlatımını; sohbet esnasında okunan ayetleri, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in hadislerini duyan Mayar, duyduğu manevi huzurla olduğu yere yığılmıştır. Mayar azat edildiği halde, Hammad’a “1 kaç gün daha kalmak istediğini” söyler. Mayar İmam Ebu Hanife ile konuşmak ister. Hammad babasının evde olmadığını, Hicaz’a sefere çıktığını söyler. Mayar şaşırır: “İmam Ebu Hanife’nin sesini dakikalar önce duyduğunu” söyler. Hammad “babasının saatler önce yola çıktığını, Mayar’ın kendini kaybetmesinden dolayı, saatlerce baygın yattığını; İmam Ebu Hanife’nin şu an Hicaz’a gitmekte olan bir kervana varmak üzere olduğunu” söyler. Mayar İmam Ebu Hanife’nin yanına gitmek ister. Hammad 1 kaç aylık mesafe olduğunu belirtir. Ev halkına İmam Ebu Hanife’nin yanına gitmek istediğini ısrarla söyleyen Mayar’a; İmam Ebu Hanife’nin 1 kaç yıldan önce geri dönmeyeceği söylenir. Mayar “İmam Ebu Hanife ile görüşmek için ne seneler, ne de saatler bekleyemem” der. İmam Ebu Hanife’nin hanımı Mayar’a “İmam Ebu Hanife’den ne istediğini” sorar. Mayar “İmam Ebu Hanife’yi göremeyeceksem, benim bu haberimi ona iletin” der. Mayar “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Rasulullah” diye şehadet getirerek müslüman olur. Ev halkı Mayar müslüman olunca şükreder. Daha sonra Hammad’ın sevgisine karşılık veren Mayar Hammad’la evlenir. Hammad annesini ve akrabalarını görmek isteyen Mayar’ı bir kervanla Fargana’ya gönderir. Mayar mecusilerin rahibi olan amcası Küus tarafından müslüman olduğu için bağlanarak hapsedilir. Amcası Küus mecusiliğe dönmediği için Mayar’a işkence yapar. Aç susuz bırakır. Mayar Kuran’dan ayetler okuyunca, amcası Küus Mayar’ı ateşte yakmaya karar verir. Mayar’ın gözleri görmeyen annesi, kardeşi Küus tapınakta ateş yakmaya gidince, kızına “kendisi gibi kalbiyle iman etmesini, diliyle amcasını dinlemesini” söyler. Mayar şaşırır. Annesi, kızının anlattıklarını duyduğu için müslüman olmuştur. Mayar’ın hiç bir şekilde amcasına boyun eğmeyeceğine kanaat getirince, kızını kurtarmak için onu çözer, Mayar kaçar. Amcası Küus eve gelince Mayar’ı bulamaz ve çılgına döner. Mayar’ın gözleri görmeyen annesine “önce Mayar’ı, daha sonra da seni öldüreceğim” diyerek, Mayar’ın Kufe’ye gitmek için katıldığı kervana gider. Mayar’ı kervanda yakalar. Öldürmek için kervandan uzaklaşır. Mayar uzun bir süre geri dönmeyince meraklanan Hammad Fargana’ya gelir. Mayarı’n evine gelir ve annesini gözyaşları içinde dua ederken bulur. Mayar’ın annesi Hammad’tan “kızını kurtarmasını ve alıp götürmesini” ister. Mayar’ın nerede olduğunu söyler. Amcası Küus, Mayar’ı öldüreceği sırada Hammad yetişir ve Küus’u öldürerek Mayar’ı kurtarır. Beraber Kufe’ye dönerler. Mayar ev halkına başından geçenleri anlatır. Ailesinden ve babasından bahseder. Küçük yaşlarda iken, bir gece babasının eve yorgun bir şekilde geldiğini ve annesiyle babasının sessiz bir şekilde bazı sayfalar okuduğunu söyler. Babasının okuduklarında;

-İranlıların başına gelecek dağılma ve zayıflıktan,

-Arap memleketlerinden bir adamın, İranlıları kovalayacağından,

-O zamanın en güçlü devleti olan İran’ı yeneceklerinden; putlarla, tapınaklarını kıracaklarından,

-İbadetlerinde de yüzlerini İbrahim’in kabesine çevireceklerinden söz ediliyordu.

 

Mayar, “babasının bu sayfaları okuduktan sonra havale geçirdiğini, rahatsızlığının arttığını ve babasının putlara tapmaktan vazgeçtiğini belirtir. Mayar büyüdüğü zaman puta tapanlara karşı çıkar, babasının okuduğu o eski sayfaları arayarak akrabalarına göstermek ister. Fakat sayfaları bulamaz. Sayfaları bulamadığı için, duyduklarını söylemekten; amcasının işkence yapacağı korkusuyla vazgeçtiğini” anlatır.

 

Mayar annesiyle babasının sessiz bir şekilde bazı sayfalar okuduğunu söyler. Babasının okuduklarında;

-İranlıların başına gelecek dağılma ve zayıflıktan,

-Arap memleketlerinden bir adamın, İranlıları kovalayacağından,

-O zamanın en güçlü devleti olan İran’ı yeneceklerinden; putlarla, tapınaklarını kıracaklarından,

-İbadetlerinde de yüzlerini; İbrahim’in kabesine çevireceklerinden söz ediliyordu.

 

Hangi eski sahifeler? Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan geldiği için İbrani olan Türklerin okuduğu sahifeler! İçlerinden ateşe tapan boyların olduğu halde, büyük çoğunluğun ALLAH’a inandığı, ALLAH adına adaklar adayarak ibadet eden Türkler!

 

Türkler Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sahifelerle ibadet etmişlerdir! Türklerin büyük çoğunluğu 6900 yıl boyunca ALLAH’a iman etmişlerdir! ALLAH yolundan dönmemişlerdir!

 

Türkler İbrahim Aleyhisselam’a inen sahifeleri okumuşlardır! İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelen Türkler İbranice sayfaları okumuşlardır! Türkler İbranice’yi okuyup anlamış ve Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sahifelerdeki hükümlere göre ibadet etmişlerdir. Türk olduğunu iddia eden, ama İslam’dan nasip almamış biz sözde Müslüman kâfirlerin atalarının büyük çoğunluğu sadece ALLAH’a iman etmiştir!

 

Okuma ve yazmanın çok az olduğu bir dönemde, atalarımız sadece konuşarak Müslümanlığı kabul ediyor. Sadece konuşarak!

 

Türkler gerçekte İbranice konuşuyorlardı çünkü!

 

Alfabeler insan eliyle oluşturulmuştur, ama okunuşlar, sesler dildir. Alfabeler, insanların şekillerle oluşturduğu şekillerdir.

 

Şimdi günümüzde 6 milyon kişi tarafından konuşulan; sağdan-sola yazılıp, sağdan-sola okunan, alfabesini insanların oluşturduğu İbranice Alfabesi’ndeki harflerin okunuşlarıyla, Arap Alfabesi’ndeki harflerin okunuşlarını inceleyelim.

 

İbranice Alfabesi  -  Arap Alfabesi

----------------------    --------------------

“Alef”----------------“Elif”

“Bet”----------------“Be”

“Dalet”---------------“Dal”

“He” --------------- “He”

“Vav” ---------------“Vav”

“Tet” -----------------“Te”

“Lamed” --------------“Lam”

“Mem” ---------------“Mim”

“Nun” ----------------“Nun”

“Ayın” ----------------“Ayn”

“Fe” -----------------“Fe”

“Sadi” ----------------“Sad”

“Kuf” -----------------“Kaf”

“Şın” -----------------“Şın”

“Sin” -----------------“Sin”

 

Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelen, İbrahim Aleyhisselam’a inen ve dili İbranice olan sayfaları okuyan Türklerin, Atalarımızın gerçek dili İbranice’dir! İbranice Harfleri’nin okunuşlarıyla, Arap Harfleri’nin okunuşları karşılaştırıldığında ALLAH katından gönderilen kitapların, sayfaların hepsi aynı dilde gönderilmiştir.

 

Ey insanlar, ALLAH kitabını peygamberlerin lisanı üzerine indirdi. Helalini helal, haramını haram kıldı. Peygamberlerin lisanı üzerine indirdiği kitabında helal kıldıkları kıyamete kadar helaldir. Peygamberlerin lisanı üzerine indirdiği kitabındaki haram kıldıkları da kıyamete kadar haramdır.

[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramul-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

 

Türkler İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sayfalara göre ibadet ettikleri için aralarında İslamiyet hızla yayılmıştır!

 

Hiçbir Türk atalarını dili olan İbranice’yi, günümüzde Uygur ve Göktürk Alfabesi olarak gösterilen alfabeyi bilmediği için, 1893’te Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen imdadımıza yetişiyor. Uygur alfabesini, Orhun kitabelerini çözüyor. İbranice konuşan ve İbranice okuyan atalarımız İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sayfaların yazıldığı Alfabeyle yazıp, okuyor! Arap Alfabesine yazım yönüyle çok benzeyen Uygur alfabesiyle okuyup-yazıyor Türkler! Mason Mustafa Kemal Paşa’nın masonların Siyonist emellerine ulaşması için Türklerin dilini değiştiriyor. Türklerde nerden geldiklerini, atalarının hangi dili konuştuklarını, neye iman ettiklerini 1893’te Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen’ın çevirilerinden öğreniyor!

 

Sağdan-sola yazıp, sağdan-sola okuyanlar arasında; gerçek bir Müslümanın, Arapça konuşup, Arapça yazanlar arasında hiç gözlük takan birini gördünüz mü? Ama soldan-sağa yazıp, soldan-sağa yazanlar arasında göz bozuklukları ve gözlük takanların sayısı bile belli değil, değil mi? Eski âlimler o kadar kitap yazmış, o kadar kitap okumuş, hiç birinin gözlük taktığını duyanınız var mı? O zamanlar gözlük yoktu ama değil mi? Gözlük son zamanlarda bulunup, tedavi olarak uygulanmaya başlandı. Sürekli kitap okumalarına ve kitap yazmalarına rağmen gözleri bozulmayan eski islam âlimleri, gözleri bozuk olsaydı hem okuyamaz, hem de yazamazlardı. Arapça göze bile rahatlık veriyor. Ama bizim konuştuğumuz diller, soldan-sağa yazılıp, soldan-sağa okunan diller gözleri bile bozuyor!

 

Ey insanlar, ALLAH kitabını peygamberlerin lisanı üzerine indirdi. Helalini helal, haramını haram kıldı. Peygamberlerin lisanı üzerine indirdiği kitabında helal kıldıkları kıyamete kadar helaldir. Peygamberlerin lisanı üzerine indirdiği kitabındaki haram kıldıkları da kıyamete kadar haramdır.

[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramul-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

 

ALLAH kitabını peygamberlerin lisanı üzerine indirdi. Yani peygamberlerin kullandıkları dillerin sonuncusu olan ve hepsini kapsayan Arapça dilinde gönderdi!

 

Ama bizler ALLAH’ın dili yerine; Mason Mustafa Kemal’in İslam ile alay edilmesi için oluşturduğu, İslami terimlere kendince anlamlar verdiği ve Türkçe denildiği için vazgeçmediğimiz dille konuşuyoruz değil mi? Mason Mustafa Kemal Paşa’nın diliyle normal konuşurken bile küfrediyoruz!

 

Arapça bilmediğimiz içinde okuduğumuz Kuran’ı anlayamıyoruz! Okuma-yazma bilmedikleri halde; konuştukları dil olduğu için, atalarımız toplum olarak İslam’a girip Müslüman oluyor. Bizse Mason Mustafa Kemal’in diliyle günlük konuşmalarda bile küfrediyoruz. Üstelik soldan-sağa yazıp, soldan-sağa okuyoruz.

Müslümanlığı bırakıp Kemalistliğe geçiyoruz. Kemalist Putperestlere katılıyoruz!

 

Bizim hayatımız yalan ulannnnnnnn! Hayatımız yalan!

 

Kuran okuyan, fakat okudukları dillerinde kalan, okuduklarını anlamayan, kalplerinde inanmayan insanların türeyeceği bir zaman gelecektir.

[İmam Taberani; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 64]

 

Türkiye’de ki insanlar Kuran’ı okur, okudukları sadece dillerinde kalır. Yani biz sözde Müslüman kâfirler, Kuran’ı çokça okuruz ama anlamayız. Mason Mustafa Kemal’in, Kemalist Putperest köpekleri olan sözde Müslüman biz kâfirler Cehennem ateşini harlamak için odun olacağız! Odun!

 

“Kalplerinde inanmayan insanların türeyeceği bir zaman gelecektir!” Neyin ne olduğunu bile bilmiyoruz! Neye inandığımızı bile bilmiyoruz! Okuduğumuz Kuran’ı anlamıyoruz çünkü! Mason Mustafa Kemal sağ olsun, dilimizi değiştirdi, giyimimizi değiştirdi. Her şeyimizi değiştirdi. Bizi kâfir, putperest, şeytanperestler halinde getirdi!

 

Türkiye neye inandığını bilmediği halde, neye iman ettiğini bilmediği halde, hangi inanç üzerinde olduğunu bilmediği halde, sözde Müslüman olduğunu iddia eden, Kemalist Putperestler memleketidir!

 

“Kuran okuyan, fakat okudukları dillerinde kalan!” Türkiye’deki sözde Müslüman kâfirler okudukları Kuran’ı Mason Mustafa Kemal’in soldan-sağa yazılan diliyle okuyor! Türkiye’deki sözde Müslüman kâfirler kıldığı namazlarda okuduğu sureleri Mason Mustafa Kemal’in soldan-sağa yazılan diliyle okuyor ve ezberliyor! Arapçayı bilmediğimiz için soldan-sağa yazılan Türkçe okunuşlarından ezberliyoruz Kuran surelerini.  Arapça’da bazı harflerin ses karşılığı Türkçe’de yoktur! Peltek, kalın, gırtlaktan okunan harfler vardır. Biz sözde Müslüman kâfirler, normal konuştuğumuz zamanlarda bile, İslam’a, ALLAH’a, Aleyhisselatu Vesselam’a küfrediyoruz. Üstüne üstelik Arapça’yı bilmediğimiz, Arapça’daki bazı harflerin Türkçe’de ses karşılığı olmadığı için, Türkçe okunuşlarıyla okuyoruz Kuran’ı! Kendimize göre okuyoruz!

Ama Türkiye’deki âlimler, hocalar olur diyor? Türkiye’de âlim var mı? Mason Mustafa Kemal’in Putperest, Kemalist Türkiye’sinde âlim nerde? Mason Mustafa Kemal’in Kemalist, Putperest Türkiye’sinde, Mason Mustafa Kemal’in Putperest, Kemalist sisteminin yetiştirdiği adamlar, âlim, hoca olamaz! Türkiye’nin âlimi, hocası olabilir, AMA İslam’ın ÂLiMi OLAMAZ! “Namaz kılarken Türkçe okunuşlarıyla okumak olur” diyor Türkiye’deki sözde Müslüman kâfir hoca ve âlimler!

 

Türkiye her yönden, her cihetten kıyamet alametidir!

 

Kuran okurken ağlayın, eğer ağlayamazsanız ağlar gibi yapın.

[Sa’d bin Ebi Vakkas’dan, İbn-u Mace; İhyau Ulumi’d-din- 1.cilt, Rub’ul- İbadat, İmam Gazali]

 

Kuran okurken, dinlerken ağlamak sevaptır. Anlamıyoruz ama değil mi? Mason Mustafa Kemal sağ olsun! Türkiye Mason Mustafa Kemal’in dilini konuştuğu için, Mason Mustafa Kemal’in diliyle konuşan şeytanın ezanı olan şarkıları, kasideleri, ilahiler seslendiren cehennemlik şeytanperest sanatçıların dediklerini anlıyor! Şarkıları, ilahileri, kasideleri dinlerken, okurken ağlıyor! Ama Kuran dinlerken, ALLAH bizlerle konuşurken ağlayamıyoruz! Neden?

Şiirler, şarkılar kalbimize hitap ediyor, kulağımıza hitap ediyor. Hislerimize tercüman oluyor! Ama Mason Mustafa Kemal’in dilini konuştuğumuz için, ALLAH’ın kitabı Kuran’ı anlayamıyoruz!

 

Türkiye’deki sözde Müslüman kâfirler hareketli şarkılar eşliğinde oynuyorlar, dans ediyorlar. Eskiden köleler, cariyeler efendilerine dans edip şarkı türkü söylerdi. Şimdi herkes nefsinin kölesi, cariyesi; şeytanın kölesi cariyesi olmuş kendi kendine söyleyip dans ediyor. 7 gün 24 dört saat her yerde şeytanın ezanları çalıyor!

 

“Şarkı, türkü, ilahi, kaside dinde haramsa neden her yerde çalıyorlar? Günah olsaydı çalmazlardı?”

Sözde Müslüman kâfirler memleketim! Söyleyenler de, çalanlar da, söylettirenler de şeytanın kulları, köleleridir! Onların taptıkları paradır! Dünyalık için dinlerini yerler! Para gelsin de, para kazansınlar da, nasıl gelirse gelsin! Umurlarında mı onların!

 

Kuran’ı anlamayız, okumayız ama şiirler, şarkılar kalbimize ve kulağımıza hoş gelir. Ama hepimiz Müslüman olduğumuzu iddia ederiz. Sözde Müslüman, özde şeytana tapan, şeytana kulluk eden putperestler, kâfirler memleketim!

 

Kemalistler, hayatı sürgünlerde geçen Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur’un “Hayatım ve Hatıratım” kitabının tamamını okusalar kafayı yerler!

 

Kemalistler, Psikiyatr Vamık Volkan ile Tarihçi Norman Itskowitz’in 11 yıl uğraşarak yazdığı “Ölümsüz Atatürk” adlı “Psikobiyografi’yi” okusalar, tımarhanelik olurlar herhalde. Yazarları birer Mustafa Kemal hayranı olmasına rağmen, 1984’de ABD’de yayınlanan “Immortal Atatürk” kitabının Türkiye’ye sokulması önceleri yasaktı. 1998’de Bağlam Yayınları tarafından Türkçe’ye çevrildi.

 

Ömründe bir defa namaz kılmayan, içki içen, seven, sevilen, yürekler yakan, evlenen, boşanan Mustafa Kemal, İnsan Atatürk’tür. Olimpos Dağı’nda, pardon Çankaya’da oturan bir tanrı değil, sabaha karşı üst kattan eşinin “Çok içtin Kemal, yat artık” diye seslendiği bir Önder Türkiye’nin lideridir!

 

Türkiye’de Mason Mustafa Kemal’i farklı anlatırlar! Türkiye’deki herkes farklı biliyor. Gerçeklerden 1 kaç satır okuyan sözde Müslüman kâfirlerde yanlışlıkla günah işleyen sofu dindarların telaşıyla tövbe edip öğrendiklerini anında unutuyor.

 

ALLAH apaçık inkâr edilir hale gelmedikçe kıyamet kopmaz.

[Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sayfa 27]

 

“Biz gerçek durumun, kesinlikle halkın sanısı ve inanışı gibi olmadığı kanısındaydık. Halkın bütün sanı ve inanışının temelsiz olduğunun anlaşılacağına kuşkum yoktu.”

[Mustafa Kemal Paşa, Söylev[Nutuk] sayfa 376]

 

Kazım Karabekir anlatıyor: "Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şöyle dedi: “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus anlayışını kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur."

[Kazım Karabekir Anlatıyor, (yayına hazırlayan Uğur Mumcu), İstanbul: Tekin Yayınevi. 1990. sayfa, 83-84]

 

“Bizim devlet idaresinde ki ana programımız CHP programıdır, bunun kapsadığı prensipler; idarede, siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”

[Mustafa Kemal Paşa]

 

Türk milleti birçok asırlar, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü.

[Mustafa Kemal Paşa]

 

Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra milli hisleri uyuştu. [Mustafa Kemal Paşa]

Bu Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine adamaya mecburdurlar.

[Mustafa Kemal Paşa]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Bunca ayet ve delillerden sonra kâfir olanlar (hâla putlarını) Rab'leri ile denk tutuyorlar. Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak ALLAH’tır. Bir de ALLAH katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hâla şüphe ediyorsunuz. O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir. Rablerinin ayetlerinden onlara (kâfirlere) bir ayet gelmeyedursun, o ayetlerden ille de yüz çevirirler. Gerçekten onlar, kendilerine Hak geldiğinde onu yalanlamışlardı. Fakat yakında onlara alay ettikleri şeyin haberleri gelecektir. Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık. Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi. Muhammed'e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya!’ dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırmazdık. Eğer peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu insan suretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük. Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, bu yüzden onlarla alay edenleri alay ettikleri şey (azap) kuşatıvermişti. De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (peygamberleri) yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın! (Onlara) Göklerde ve yerde olanlar kimindir?’ diye sor. "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı. Sizi, varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Kendilerini ziyana sokanlar var ya işte onlar inanmazlar. Gece de ve gündüz de barınan her şey ALLAH’ındır. O her şeyi işitendir, bilendir. De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim? De ki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma! (denildi). Sadakallahül-Azıym.

[Enam Suresi, 2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12,13,14. ayetler]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa ermezler! Unutma o günü ki- onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah'a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? ‘diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri, "Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!" demekten başka bir şey olmadı. Gör ki, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti! Sadakallahül-Azıym.

[Enam Suresi, 21,22,23,24. ayetler]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: "Bu Kuran eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyerek seninle tartışırlar. Onlar, hem insanları Peygamber'e yaklaşmaktan vazgeçirmeye çalışırlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Oysa onlar farkında olmadan ancak kendilerini helak ederler. Onların ateşin karşısında durdurulup "Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!" dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar. Onlar, ‘hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir; biz, bir daha da diriltilecek değiliz’ demişlerdi. Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman sen onları bir görsen! Allah: Bu (yeniden dirilme olayı), hak değil miymiş?’ diyecek. Onlar da "Rabbimize ant olsun ki evet!" diyecekler. Allah da, Öyle ise inkâr ettiğinizden dolayı azabı tadın!’ diyecek. Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara Kıyamet vakti ansızın gelip çatınca, onlar, günahlarını sırtlarına yüklenerek diyecekler ki: "Dünyada iyi amelleri terk etmemizden dolayı vah bize!" Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz? Sadakallahül-Azıym.

[Enam Suresi, 25,26,27,28,29,30,21,32. ayetler]

 

6 Şubat 1933 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı Bursa Nutku'nu hiç duymamış milyonlarca insan vardır. Okullarda tek kelime bahsedilmez Ne kitaplar yazar ne öğretmenler okutur. Korkarlar mı? Evet korkarlar. TTK'den yapılan açıklamada, belgenin Ekim 1966'da Bornova Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen Ege Üniversitesi Fikir ve Sanat Kulübü'nün Kapatılması Davası nedeniyle de araştırıldığı kaydedildi. Kulübün "Nasıl bir gençlik?" broşüründe de aynı sözlerin yer aldığı belirtilen açıklamada Bursa Nutku’nun basında da çok kez kullanıldığına dikkat çekildi. Kemalist ve laik demekler tarafından sıkça kullanılan Bursa Nutku, o dönemde gelişen İslami ayaklanmalara ve 1933'te Bursa Ulu Cami'de Türkçe ezan okunmasına karşı çıkan gösteriler nedeniyle okunmuştu. Mustafa Kemal Paşa konuşmasında artan İslami ayaklanmalara karşı kısaca şu uyanlarda bulunmuştu:

"Türk genci, devrimlerin ve Cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, 'Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır' demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, 'Polis henüz devrim ve Cumhuriyetin polisi değildir' diye düşünecek; ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, 'Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek'. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, 'Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.' İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği."

 [Mustafa Kemal Paşa, Bursa Nutku, 6 Şubat 1933]

 

Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile ''zaaf'' içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine ''sınırsız'' bir güven besleyen, böylesine ''çek'' veren, gençliği böylesine ''son çare'' olarak gören bir devrimci yoktur! Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu’nun 24 Ekim 1966 tarihli toplantısında Bornova Asliye Hukuk Hâkimliği’nin 27/9/1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazısı ve bu yazıya ekli Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa Nutku ile ilgili sözlerin üzerine gerekli incelemeler yapılmıştır. Bu incelemeler sonunda bu sözlerin Mustafa Kemal Paşa’nın 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır.

1930’lu yıllarda Tekin Alp takma ismini kullanan Moiz Kohen de “Türk’ün Yeni Amentüsü”nü yazmıştır:

TÜRK'ÜN AMENTÜSÜ

“Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbalini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahit analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim. İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medeni cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset[kahramanlık] destanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin[Mustafa Kemal Paşa’nın] Allah’ın sevgili kulu olduğuna bütün kalbimle şahitlik ederim.”
diyor kâfirler!

 

Laik kesimin mülakatlarında "Bir elinde Kuran var, diğer elinde Atatürk’ün Nutuk’u. Denize düştün ve tek elle yüzebileceksin, hangisini atarsın?" şeklinde sorular sorulduğunu biliyor musunuz?

 

Mason Mustafa Kemal ALLAH’a inanmıyor! Osmanlı zamanında yaşayan halk ALLAH’a inanıyor, İslam’ı yaşıyor. Mustafa Kemal Paşa ALLAH’a inanmıyor. Halkın da İslami inançlarını ortadan kaldırmak için devrimler yapıyor!

 

Mustafa Kemal Paşa hangi okuldan mezun olmuştur?

Selanik, 19. yüzyılda çeşitli uluslardan insanları ve kültürleri barındıran yapısıyla, hareketli kültür ve politika yaşamıyla ve en önemlisi zengin ekonomisi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’dan sonra gelen en önemli kentlerinden biriydi. Fransız Devrimi'nin ilkeleri Osmanlı topraklarında bu kentte yaygınlaşıyordu. 1873 yılında Selanik’te Mason Simon Zvi tarafından Şemsi Efendi Mektebi açılmıştır. Şemsi Efendi Mektebi Masonik eğitim vererek siyonizme hizmet etmiştir. Şemsi Efendi Mektebi Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Okulları 'nın çekirdeğidir. Mustafa Kemal Paşa, Mason Simon Zvi, Türkiye’deki tarih kitaplarında anlatıldığı şekliyle Şemsi Efendi Mektebi’nden mezun olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın öğretmeni Yahudi Dönmesi Mason Simon Zvi’dir. Türkiye’deki tarih kitaplarında “Şemsi Efendi” diye geçer.

 

Mustafa Kemal Paşa İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin desteğiyle Anadolu’daki milli mücadele’nin başına geçmiştir. İttihad ve Terakki Cemiyeti gizli bir ihtilalci örgüttür. Belirlenen kişilere katılmaları için davet yapılır; kabul etmeleri halinde üyelik gizli merasimle gerçekleşirdi. Adı anılmaz, ‘cemiyet’ denilip geçilirdi.

Osmanlı’daki masonik örgütlenme klasik Avrupa masonluğuyla ve locaların bildik çalışma yöntemiyle pek bezerlik göstermez. Fiili hiyerarşisi de cemiyetin geleneksel kademeleşmesi gibi değildir. Örneğin sivil ya da asker, rütbesiz bir kişinin masonik hiyerarşideki yerinin üstte olması ne o kişi ne de diğer üyeler açısından önem taşımaz. Bürokrasi ve hayatın yaptığı sıralamaya ayak uydurup benimsemiş bir yapıdır sözünü ettiğimiz. Gizlilik ve toplantılarda bir araya gelindiğinde ‘Ne olacak bu memleketin hali’ diye özetlenebilecek tek maddelik gündemle sohbet edilen yerdir loca. İttihat Terakki açısından önemi, kurucuları mason olan cemiyetin loca usulü örgütlenme modelini kopya etmiş olmasıdır. İttihat Terakki’ye girilirken de herkes için tek tek gizli tören yapılır, yeni üyeden sırları açıkladığı takdirde öldürülmek dâhil cemiyetin vereceği her cezayı kabul edeceğine dair yemin alınırdı. Bu ritüel ve geleneğin uzun yıllar devam ettiğini, özellikle ordu bünyesinde ‘komitacılık’ diye isimlendirilen gruplaşmaların, yanı sıra  ‘mahfel’ (= bir araya gelinen yer) gibi kimi masonik tabirlerin ‘garnizonların içindeki gazino’ manasında Cumhuriyet döneminde de kullanılmaya devam ettiğini biliyoruz.

 

İttihat Terakki hep gizli kaldı

İttihat Terakki gizli örgüttü, ihtilalciydi. Ve amacına ulaşmak için tetikçileri marifetiyle suikastlar tertiplemeyi, kendi organize ettiği provakasyonları gerekçe göstererek halkı yönlendirip saray ve hükümet üzerinde baskı kurmayı metot olarak benimsemişti. Bizzat kendileri hükümet koltuklarına oturup idareyi ele alma arzusunda değillerdi başlangıçta. Nitekim Meşrutiyet’in ilanından sonra Cemiyet İstanbul’a naklolunca İttihatçılar kimseye ‘Kalkın biz oturacağız’ demediler. Meclis çoğunluğunun reyini kontrol etmek, diledikleri kişiye, istedikleri isimlerle hükümet kurdurup, hoşlarına gitmediğinde her şey gibi hükümeti de dağıtabilir mevkide olmak yetiyordu onlara. İttihatçılar mecbur kalıp parti olarak ortaya çıktıklarında dahi ‘cemiyet’ gizli kimliğini korudu. Gerçi biliniyordu kimin kim olduğu ama cemiyet kendi kabinesi üzerinde dahi baskın, hâkim konumunu muhafaza etmekte direniyordu. Örneğin; ideolojik planda örgütü yönlendiren Ziya Gökalp arzu etse dilediği mevkiye gelebilecekken dışarıda müstakil kalmayı tercih etti. İstediği her imkâna ulaşabileceği halde, hayatını Cankurtaran’da eşyasız denilebilecek bir evde sürdürdü. Cemiyet ve partinin farklı varlıklarını ayrı ayrı sürdürmesinin Talat, Enver, Cemal üçlüsü idareyi ele aldıktan sonra rahatsızlık doğurduğu, cemiyetin kendisini fesh etmesinin arzulandığı da biliniyor. Ancak kimi araştırmacıların karşıt görüşlere rağmen bugüne kadar kimse böyle bir işlemin yapıldığına dair genel kurul karar defteri, Merkez-i Umumi diye anılan genel merkez evrakı veya başkaca bir belge ortaya çıkaramadı. İttihat Terakki orduda çok etkiliydi. 22 Şubat ve 21 Mayıs darbelerini hazırlayan Aydemir cuntası ilk toplantısını İttihat Terakki’nin 1908 darbesini planlandığı Mahmut Şevket Paşa’nın Üsküdar’daki konağında yapıp geleneksel yemin töreninin benzerini tekrarlamıştı. 12 Eylül’den sonra ortaya çıkan tabloda Özal döneminde yeniden organize olan yapının suikast girişimi dışında fazla bir şey yapamadığı da biliniyordu. Ancak örgüt Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde ulaştığı güç sayesinde, Refah Partisi’nin öncülüğünde Necmettin Erbakan’ın başkanlığında kurulan koalisyon hükümeti karşısında İttihat Terakki’nin yöntemlerini aynen uyguladı. Provokasyonlar örgütledi, bunlara dayalı gerilim ve darbe tehdidi ortamı doğurdu, halkta olumsuzlukların sorumluluğunun hükümete ait olduğu duygusu uyandırdı ve sonuçta Erbakan kabinesini istifaya zorlayıp yerine kendi istediği hükümeti kurdurdu.

 

Mason Mustafa Kemal Paşa, Masonların Siyonist emellerine ulaşması için her şeyi yaptı!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: "Bu Kuran eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyerek seninle tartışırlar. Onlar, hem insanları Peygamber'e yaklaşmaktan vazgeçirmeye çalışırlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Sadakallahül-Azıym.

[Enam Suresi, 25, 26. ayetler]

 

1931’de T.T.T. cemiyeti tarafından yazılan ve 1941 yılına kadar liselerde okutulan tarih kitaplarında, “ALLAH” ifadesinin, tehlikeli hayvanlara duyulan korkudan, helal haram gibi dini emirlerinde, insanların uydurması olarak ortaya çıktığı yazılıyor.

 

Türk mason localarının 1923’te yayınladığı “Meşrik-i Azam İçtimai Zabıtları’nda, bu sapkın felsefe şöyle ifade ediliyor. “Biz artık ALLAH’ı hayat gayesi olarak tanımayacağız. Biz bir gaye yarattık. O gaye ALLAH değil, beşeriyettir.”

 

Bir başka masonik kaynakta ise şöyle denmektedir:

“Eski-ilkel cemiyetler, acizdiler, acizlikleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı.”

 

İlk meclisin dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğrudur. Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Mustafa Kemal Paşa’nın düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş!

 

Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Mustafa Kemal Paşa’ya gösterdi. Mustafa Kemal Paşa beğenmedi. Yeni bir medeni bilgiler kitabı yazdırdı. Kitap, 1931’de Afet İnan imzasıyla çıktı, ortaokul ve liselerde okutuldu. Mustafa Kemal Paşa’nın kendi el yazısıyla kaleme aldığı o notların millet bölümünden satırlar:

“Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. [İslam’a Araplar’ın dini diyorlar!] Arapların dinini kabul ettikten sonra Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli duygularını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Türk milleti birçok asırlar, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. Türk milletini ALLAH için, peygamber için; topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, ALLAH’ın dinini yaymak için derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetleri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Artık Türk, cenneti değil, Son Türk topraklarının müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletine bıraktığı hatıra.

 [Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

 

“Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi.” Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan geldikleri ve 6900 yıl boyunca büyük çoğunluğu ALLAH’a iman edip ibadet ettikleri için büyük bir millet idi!

 

“Arapların dinini kabul ettikten sonra Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli duygularını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu.”

 

Mason Mustafa Kemal tüm dünyaya gönderilen İslam’ı Arapların dini olarak anlatıyor! Osmanlı hiçbir zaman milliyetçilik yapmadı. Osmanlı her zaman ümmetçilik yapmıştır. Osmanlı kendi soyunu, dinini hiçbir zaman inkâr etmemiştir!

 

“Bilakis Türk milletinin milli duygularını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu.”

 

Türkiye’deki sözde Müslüman kâfirlere Kurtuluş Savaşı’nda Türk askerinin “ALLAH ALLAH” nidalarıyla hücuma geçtiğini anlatırlar hep. Osmanlı Askeri “ALLAHU EKBER!  ALLAHU EKBER!”  nidalarıyla hücuma geçerek kazanmıştır bu savaşı!

 

İstanbul elbette fethedilecektir. İstanbul’u fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur.

[Buharî, Târihü’s-Sağîr,139]

 

İstanbul mutlaka fethedilecektir. İstanbul’u fetheden komutan ne güzel komutan ve O’nu fetheden asker ne güzel askerdir.

[Ahmet b. Hanbel, Müsned IV, 225.]

 

İstanbul Osmanlı Padişahlarından Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiştir.

 

29 Mayıs 1453 tarihinde, İstanbul’un fethinden sonra, İstanbul’da bulunan Ortadoks ve Katolik din adamları, bilim adamları, sanatçılar Roma’ya kaçar. Roma’ya gitmeleriyle birlikte; Avrupa’ya yayılmalarıyla, Avrupa’nın ilim alanındaki gelişmesinin öncüleri olurlar. Roma’da bulundukları dönemde yaptıkları araştırmalar sonucunda; “İstanbul’un %10’unu yabancılaştırdığımız zaman İstanbul’u fethetmiş, geri almış olacağız” derler. Şuan Türkiye’deki sözde Müslüman kâfirlerin yaptıklarıyla İstanbul’un %’de kaçı yabancı bir düşünün bakalım.  Bizler atalarımızın kanla, imanla kazandıkları toprakları, İslam topraklarını, altın tepside kâfirlere sunuyoruz. Üstüne hala Müslümanlık iddiasında bulunuyoruz.

 

“Türk milleti birçok asırlar, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü.” Atalarımız okuma-yazmanın çok az olduğu bir dönemde; İslam ile tanışıncaya kadar büyük çoğunluğu; Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sayfaları okuyarak ibadet etmişlerdir! İbranice konuşmuşlardır! Dili Arapça olan İslam’ı hızla kabul etmişlerdir!

 

Mustafa Kemal Paşa ileri görüşlü derler. Gerçekten de ileri görüşlüymüş. Modern çağ diye adlandırılan, küfür çağında Kuran’ın bir kelimesinin manasını bilmediğimiz halde okumaktan, ezberlemekten beynimiz sulanıyor bugün! Mustafa Kemal Paşa bizim bu hallere düşeceğimizi tahmin edebilecek kadar ileri görüşlüymüş!

 

Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988’de basılan Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Paşa’nın el yazıları kitabında yer almamaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın kendi kurduğu kurum, Mustafa Kemal Paşa’nın notlarını sansür ediyor.

 

1931’de T.T.T. cemiyeti tarafından yazılan ve 1941 yılına kadar liselerde okutulan “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” kitabında, İslam dini ve Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’le ilgili hakarete varan ifadeler kullanılıyor. Kitapların 2. cildinde “İslam Tarihi” başlığı ile verilen bölümde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’den “Muhammed” diye söz ediliyor ve “İslam dinin kendisinin icat ettiği, 12 yıl boyunca ancak 150 kişiye İslam’ı kabul ettirdiği” öne sürülüyor.

 

“Muhammed, Mekke’de müşriklik muhitinde ve etkisinde büyümüş olmasına rağmen dini meseleler ve dini düşünceler pek derin bir surette zihnini işgal ediyordu. 40 yaşına geldiği zaman peygamberliğini ilan etti ve vatandaşlarını, kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammed’in davet ettiği bu dine o zamanın haniflerine benzetilerek “İbrahim’in dini” yahut boyun eğmek anlamını ifade eden “İslam” denilmiştir.

[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

 

“Muhammed, Mekke’de müşriklik muhitinde ve etkisinde büyümüş olmasına rağmen dini meseleler ve dini düşünceler pek derin bir surette zihnini işgal ediyordu.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan döneminde bu konuların tekrar yazıldığı ve geçtiğimiz yıllarda, Kaynak Yayınları tarafından da basılan kitapların 2. cildinde “İslam Tarihi” başlığı ile verilen bölümde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’den “Muhammed” diye söz ediliyor. Ve “İslam dinini kendisinin icat ettiği, 12 yıl boyunca ancak 150 kadar kişiye İslam’ı kabul ettirdiği, Arapların İslamiyet’ten önce putlara taptığı” öne sürülüyor.

 

Recep Tayyip Erdoğan namaz kılıyor değil mi? Din ayrı, devlet işleri ayrı Türkiye’de. Neden? Türkiye’deki insanlar şeytanı takip ediyor. Mason Mustafa Kemal’i takip ediyor. ALLAH’ın varlığını kabul ediyor, ama ALLAH’ın hükümlerini kabul etmiyor! Mason Mustafa Kemal ALLAH’ın varlığını da kabul etmiyor!

 

“Bu Çal Dağı’nın düşmesi bütün ümitlerimizi bitirdi. Yeniden Türk Milleti’nin istikbali, hürriyeti, hayatı tehlikeye düştü, gidiyor. Artık hep ölü haldeyiz. Kimsede can kalmadı. Ağzımızı bıçak açmıyor. Bunun üzerine Mustafa Kemal orduya geri çekilme emri vermiş. Bu haber de geldi. Mustafa Kemal'in özel hizmetlerinde kullandığı Arnavut yaveri Salih de cepheden geldi. Mustafa Kemal'in eşyalarını topladı. Kaçıyorlar. Mustafa Kemal ata binmiş, sarhoşmuş. Düşmüş, kaburga kemiği de kırılmış.

[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 849]

 

Mustafa Kemal Paşa’nın kaçarken sarhoş olduğu için attan düştüğü için kaburga kemiğini kırdığını söylemezler. Savaşta cephedeyken attan düşüp kaburga kemiğini kırdığını söylerler! Recep Tayyip Erdoğan Başbakan olduğu zamanlarda Türkiye’nin 2. Mustafa Kemal’i gibi gösterilmeye çalışılmıştı. Recep Tayyip Erdoğan ata binmişti, arabasını bırakıp. İlk defa binmiş olacak ki, attan düştü, kaburgalarını incitti. Sonra ne yaptı? Kaburga kemikleri incinmiş durumda “görevime devam edeceğim” dedi. Haberlerde nasıl anlattılar? Masonların Kontrolünde olan medya-basın nasıl anlattı?

“Türkiye’nin 2. Mustafa Kemal’i” dediler değil mi, Recep Tayyip Erdoğan için? Mustafa Kemal Paşa gibi, Müslümanlıkla alay etmek için oynanan futbol takımlarından Fenerbahçe’yi tutuyor değil mi Recep Tayyip Erdoğan? Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi bir ara kapatılacaktı. AKP kapatılmadı değil mi? Recep Tayyip Erdoğan askeri komutanların emekli olmaması ve göreve devam edebilmeleri için kendi imzası gerektiği için askeriye ile pazarlık yaptı. Orgeneral Başbuğ’un Genel Kurmay Başkanı olabilmesi için imza attı! Amerika ve masonların çıkartmaya çalıştıkları iç savaş çıkmayınca; halkın, beklenilen doğrultuda AKP’ye destek vermemesi üzerine Amerika’dan gelen emirle parti kapatılmadı değil mi? Üstüne “halkın bu kadar destek verdiği bir partiyi kapatmaya vicdanımız el vermez” diye masal anlattılar yine bizlere.

 

“Muhammed, Mekke’de müşriklik muhitinde ve etkisinde büyümüş olmasına rağmen.”

 

Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın oğlu İsmail Aleyhisselam’ın soyundan gelen Kureyşlilerin Haşimiler kabilesinden Abdulmuttalib”in torunu Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz, Hira Mağarası’na çekilerek Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın Hanif dinine göre ibadet etmiştir. Ama Türkiye’de Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in Hira Mağarası’na İbrahim Aleyhisselam’ın Hanif dini üzerine ibadet etmek için değil de, düşünmek için gittiği anlatılır!

 

“Muhammed, Mekkelileri 12 yıl sürekli bu dine davet etmişse de, bu müddet içinde ancak 150 kadar adama İslamiyet’i kabul ettirebilmiştir. Mekke halkı tarafından aşağılanıp alaya alındıktan başka, Kureyşlilerin reisleri tarafından da baskı gördü. Kureyşlilerin islam dinini kabul etmemelerindeki ekonomik sebepler önemliydi. Kureyşlilerin hayatı Kâbe ve Mekke etrafındaki panayırda geçiyordu. Eski din terk edildiği takdirde, Mekkelilerin ekonomik çıkarları bozulacaktı. Muhammed başlangıçta herhalde şiddetli bir heyecana maruz oldu. Bir takım dini endişeler ve vicdani düşüncelerle samimi surette üzüldü. Muhammed namuslu ve çıkar fikrinden arınmış olarak ortaya atıldı. Onun gayesi, çevresinin ahlakını, dinini ve toplumsal hayatını iyileştirmekti. Tarihi açıdan da incelendiği zaman görülüyor ki, Muhammed birdenbire “ALLAH’ın Resulüyüm” diyerek ortaya çıkmamıştır. Vahiy ve ilham fikri Muhammed’den evvel de Araplarca biliniyordu. Bütün ilkel kavimler gibi, Araplar da şairlerin, akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Bu tür inançlar Arabistan’da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammed dahi cinlerin varlığına samimi olarak inanıyordu. Araplar şairleri kâhin gibi kabul ederlerdi. O dinlerde cin ve melek anlayışı vardı. Muhammed’in Musa, İsa dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu anlayışı kuvvetlendirmiştir. Muhammed de diğer peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları kandıran bir kuvvet olmayıp onları hayra ve mutluluğa götüren ilahi bir kuvvet olduğuna samimi olarak inandı.”

[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

 

“Vahiy ve ilham fikri Muhammed’den evvel de Araplarca biliniyordu. Bütün ilkel kavimler gibi, Araplar da şairlerin, akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı.”

 

Mustafa Kemal Paşa Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e şair diyor! Mason Mustafa Kemal Paşa ALLAH’ın en sevgili kuluna şair diyor, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in peygamberliğini inkâr ediyor!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzündeki düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rezilliğidir. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. Sadakallahül-Azıym.

[Maide Suresi, 33. ayet]

 

“Muhammed de diğer peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları kandıran bir kuvvet olmayıp onları hayra ve mutluluğa götüren ilahi bir kuvvet olduğuna samimi olarak inandı.”

 

Mustafa Kemal Paşa bütün peygamberlerin, insanları kandırdığını söylüyor! ALLAH’ın olmadığını iddia ediyor! ALLAH’ı inkâr ediyor!

 

“Muhammed’in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok rivayet vardır. Bunlar pek çok efsaneyle karışmıştır. Gerçekte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Muhammed uzun bir devirdeki düşünürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre bildiriyordu. Bununla beraber kendisini harekete geçiren kuvvetin tabiatın üstünde bir varlık olduğuna samimi şekilde inanıyordu. Muhammed’i harekete geçiren ilk etken bu samimi heyecanlar olmuştur. Muhammed başlangıçta doğaçtan dini hitabette bulunan bir vaiz oldu. Muhammed vaizlikten nebiliğe, nebilikten nihayet ALLAH’ın Resulü haline geçti.”

[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

 

“Muhammed’in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok rivayet vardır. Bunlar pek çok efsaneyle karışmıştır. Gerçekte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir.”

 

Mason Mustafa Kemal’e göre Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok rivayet varmış. Bunlar pek çok efsaneyle karışmış! İlk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kesin olarak bilinmemekteymiş.

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimize indirilen ilk ayetler şunlardır:

Bismillahirrahmanirrahiym. Yaradan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini öğretti. Sadakallahül-Azıym.

[Alak Suresi, 1-2-3-4-5. ayetler]

 

“Muhammed başlangıçta doğaçtan dini hitabette bulunan bir vaiz oldu. Muhammed vaizlikten nebiliğe, nebilikten nihayet ALLAH’ın Resulü haline geçti.” Mason Mustafa Kemal Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in peygamberliğini inkâr ettiği yetmiyormuş gibi, kainâtın yaratılış sebebi olan Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in kademeli olarak peygamber olduğunu iddia ediyor!

 

“Kuran düzenlenmesinde yalnız surelerin uzunluğu ve kısalığı göz önünde tutularak uzun sureler baş tarafa, kısa sureler en sonuna konmuştur. Birinci devreye ait ayetler hissi ve edebidir. Medine’de söylenen ayetler ise içerik itibariyle daha ciddi olmakla beraber edebiyat açısından Mekke devri ayetlerinden aşağıdır.”

[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

 

“Birinci devreye ait ayetler hissi ve edebidir.” Ayetler edebiymiş.

 

“Medine’de söylenen ayetler ise içerik itibariyle daha ciddi olmakla beraber edebiyat açısından Mekke devri ayetlerinden aşağıdır.” Mason Mustafa Kemal’e göre edebiyat açısından Medine ayetleri Mekke ayetlerinden daha aşağıdaymış.

 

“Muhammed’in belli başlı seferleri” başlığı ile verilen bölümde de Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz adeta eşkıya gibi anlatılıyor. “Muhammed Medine’ye yerleştikten ve az çok örgütlendikten sonra Mekke ile Suriye arasında gelip giden tüccar kervanlarına saldırılara başlamıştı. Suriye’ye ticaret için gitmiş bir kervan hepsi Kureyş kabilesine mensup 70 kadar süvariyle Mekke’ye dönüyordu. Muhammed bunu haber aldı. Kervanın yanında ne kadar servet olduğunu ve kuvvetlerinin azlığını da öğrenmişti. Muhammed Müslümanları topladı. Onlara durumu anlattı ve bu kervanı vurmak üzere Medine’den hareket edildi.”

[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

 

Mason Mustafa Kemal Paşa Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e eşkıya diyor!

 

“Muhammed 40 yaşına geldiği zaman vatandaşlarını kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammed, Mekkelileri 12 yıl, sürekli bu dine davet etmişse de, bu müddet içinde, ancak 150 kadar adama İslamiyet’i kabul ettirebilmiştir. Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir. Muhammed yaşadığı dönemin şartlarına göre kurallar koyan bir müçtehittir.”

[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

 

“Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir.”

 

Mason Mustafa Kemal Paşa’ya göre ALLAH’ın hükümlerini içeren, kutsal kitabımız Kuran, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in kendi koyduğu kuralları içeren kitaptır.

 

“Muhammed yaşadığı dönemin şartlarına göre kurallar koyan bir müçtehittir.” Mason Mustafa Kemal Paşa’ya göre Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz, yaşadığı dönemin şartlarına göre hükümler veren bir müçtehitmiş. Mason Mustafa Kemal’e göre Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz ALLAH’ın Resulü ve peygamberi değil, kendi zamanının şartlarına göre hüküm veren bir müçtehitmiş.

 

“Yaşadığı dönemin şartlarına göre kurallar koyan bir müçtehittir.”

 

Mason Mustafa Kemal Paşa, Saltanatı kaldırdı, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktı, hilafeti kaldırdı, her konuda kanun koydu. Dini hükümleri hiçe sayarak Müslüman bir toplumun bütün hayatını değiştirdi. Kendi zamanının bütün kanunlarını değiştiren, dini hükümleri hiçe sayan, zamanın şartlarına göre her şeyi değiştiren kim? Mason Mustafa Kemal!

 

Kendini peygamber ilan eden Mason Mustafa Kemal!

 

Aynı tarih kitaplarında, “ALLAH ifadesinin, tehlikeli hayvanlara duyulan korkudan, helal haram gibi dini emirlerinde, insanların uydurması olarak ortaya çıktığı yazılıyor.”

[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

 

“ALLAH ifadesinin, tehlikeli hayvanlara duyulan korkudan, helal haram gibi dini emirlerinde, insanların uydurması olarak ortaya çıktığı yazılıyor.”

 

Mason Mustafa Kemal’e göre “ALLAH” yok. Mason Mustafa Kermal’e göre hayvanlara duyulan korkudan dolayı “ALLAH” ifadesi ortaya çıkmış.

 

Ömründe bir kere namaz kılmayan, içki içen, seven, sevilen, yürekler yakan, evlenen, boşanan Mustafa Kemal, insan Atatürk’tür. Olimpos Dağı’nda, pardon Çankaya’da oturan bir tanrı değil, sabaha karşı üst kattan eşinin “Çok içtin Kemal, yat artık” diye seslendiği bir kâfir Türkiye’nin lideridir.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan döneminde bu konuların tekrar yazıldığı ve geçtiğimiz yıllarda, Kaynak Yayınları tarafından da basılan kitapların 2. cildinde “İslam Tarihi” başlığı ile verilen bölümde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’den “Muhammed” diye söz ediliyor. Ve “İslam dinini kendisinin icat ettiği, 12 yıl boyunca ancak 150 kadar kişiye İslam’ı kabul ettirdiği, Arapların İslamiyet’ten önce putlara taptığı” öne sürülüyor.

 

Cumhuriyetin ilanından sonra kurduğu istiklal mahkemelerinde “Dini kendi emellerine alet eden âlimler” dedirterek ülke içindeki âlimleri, sorgusuz sualsiz, yargılamadan astıran kim? MASON MUSTAFA KEMAL!

Şapka giymediği için İskilipli Muhammed Atıf Hoca’yı astıran kim? MASON MUSTAFA KEMAL!

 

Kurtuluş Savaşı’nda ölümü göze alarak savaşan Kazım Karabekir’i, Ali Fuat Cebesoy’u, Rauf Orbay’ı, Refet Bele‘yi ve Adnan Adıvar’ı; sırf kendisine muhalif oldukları için idam cezasıyla yargılattıran kim? MASON MUSTAFA KEMAL!

 

Birinci Dünya Savaşı’nda talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılan, gönüllü alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösteren; Mustafa Kemal’in bizzat Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddeden; Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadı halde, hatta “Siz müslüman Türk askerine silah mı çekeceksiniz, derhal bu kararınızdan vazgeçiniz” demiş olmasına rağmen; Mustafa Kemal’in lisanıyla yazdırttığı kitaplarda cumhuriyet düşmanı olarak adlandırılan geçen asrın müçtehidi Bediüüzzaman Said Nursi’yi, kendini peygamber ilan eden Mustafa Kemal’in tekliflerini geri çevirdiği için; Mustafa Kemal emriyle Van’da inzivaya çekilmiş olduğu yerden aldırarak Burdur’a, oradan da Isparta’nın Barla ilçesine sürgüne gönderen, türlü işkenceler yaptıran kim? MASON MUSTAFA KEMAL!

 

MASON MUSTAFA KEMAL GELDi ,NE YAPTI?

Şeriatı kaldırdı. Yerine küfrün, kâfirin kanunlarını getirdi. Şeriatın gelmemesi ve getirdiği kanunların yaşaması için ne yaptı? Mahkemeler kurdu, istiklal mahkemeleri, örfi idare mahkemeleri, olağanüstü mahkemeler. Darağaçlarını da sıraladı. Ankara’dan Konya’ya kadar darağaçları sıralandı. Kimler asılacak? Başta kuvvetli ve cesaretli hocalar. Kimler asılacak? Dinine bağlı olan Müslümanlar! Kim bunları yargılayacak? İşte şeriatı kaldırıp, yerine küfrün kanunlarını getirenler. Ne yapacak? Mahkemeler kuracak, eline kendisinin yaptığı kanunları verecek ve diyecek ki: “kimi gözün tutuyorsa, kimden tehlike seziyorsan; kimin şeriatı savunacağını, inkılaplara karşı çıkacağından endişe duyuyorsan onların gözünün yaşına bakmayacaksın.” Meclis dosyalarını inceleyin. Ne diyor adam? Dediler ki “1000 kişi asıldı.” Tek bir cellat “sadece benim elimden binlerce adam geçti” diyor. “1000’de 1000 değil. Binlerce kişiyi sadece ben astım!” diyor. Tarih bunları kaydediyor. Bunların hepsinin hesabı sorulacak. Geliyor, adamın hiç haberi yok. Gecenin bir vaktinde; evinden adamı alıyorlar, sorgusuz sualsiz ipe çekiyorlar. Konyalılar bilir. Sorgusuz sualsiz. Adamlar sabah bakıyorlar ki iplerde sallanıyor. GAYE NE? Yarın bunlar şeriata sahip çıkmasınlar; şeriattan söz etmesinler. Yapılacak inkılâplara karşı çıkmasınlar. Böyle bir terör, böyle bir devlet terörü havasını meydana getiriyorlar. Kim yaptı bunları? MASON MUSTAFA KEMAL! Kim uyguladı bunları? SAĞIR İSMET!  Kör yaptı bunları! Kör Mustafa Kemal yaptı! Sağır İsmet’de uyguladı!

 

Takrid-i Sûkun diye bir kanun çıkardılar! Takrid-i Sûkun. Yani kargaşalığı önleme kanunu! Sukunet temin etmek için kanun çıkardılar. Verdiler o kanunları Kel Ali gibilerinin eline. Kendi zihniyetinde olan, uşaklık yapan adamların eline verdiler. Cesareti yerinde, metaneti yerinde olan Müslümanları ve özellikler hocaları bir bir darağaçlarına çektiler.

 

Putlara yeniden ALLAH’tan başka ilah edinilerek tapılmadıkça kıyamet kopmaz.

[Kıyamet Alametleri, sayfa 281]

 

Dinin Türkçeleştirilmesi.

1931 yılının Aralık ayında, Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle 9 hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda “ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi” çalışmalarına başlamıştır. 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan, Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camisi’nde okunmuştur. 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı, ezanın Türkçe okunmasına karar vermiştir. 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kesin ve şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir bildiri gönderilmiştir.

 

Mustafa Kemal Paşa Arapça kitapları ve Kuran’ın okunamaması için dili değiştiriyor! Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle 9 hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda “ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi” çalışmalarına başlıyor.

 

Mason Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle toplanan 9 hafızın içlerinde halifenin korunması için Hindistan’dan gönderilen yardım paralarının bulunduğu hesaptan kendisine büyük meblağlar ödenen Hafız Yaşar da var!

 

Türkiye İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar, Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği açıklama da, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Mustafa Kemal Paşa ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi.” Şeklinde anlatmıştır Türkiye İş Bankası’nın kuruluş hikâyesini. Burada sorulması gereken soru, “iyi de Osmanlı Bankası’ndaki o 250 bin lira nereden gelmişti?’den başkası olursa tarih ofsayttan başını kurtaramaz! Nitekim Celal Bayar aynı konuşmasında bu paranın kökeni hakkında yöneltilen soruya kaçamak cevap vermekte ve “Böyle bir şeyi araştırmaya lüzum görmediğini” söylemektedir.

 

Osmanlı Bankası’ndaki 4 no’lu hesabın dökümünde Makbule Hanım, Hafız Yaşar ve İsmet İnönü’ye büyük meblağlar ödendiği görülmektedir.

 

Gelelim Türkçe ezanın metnine;

tanrı uludur, tanrı uludur,

şüphesiz bilirim, bildiririm

tanrıdan başka yoktur tapacak

şüphesiz bilirim bildiririm

tanrının elçisidir Muhammed.

haydin namaza, haydin namaza

haydin felaha, haydin felaha

tanrı uludur, tanrı uludur

tanrı’dan başka yoktur tapacak.

 

ALLAHU EKBER! ALLAH EN BÜYÜKTÜR! ALLAH HER ŞEYDEN BÜYÜKTÜR! Demektir!

MASON Mustafa Kemal’in, Halife’nin korunması için Hindistan’dan gönderilen yardım paralarıyla tuttuğu hafızların Mustafa Kemal’in lisanına çevirdiklerinde, “tanrı uludur” oluyor!

 

EŞHEDU ENLA İLAHE İLLALLAH! BEN ŞAHİTLİK EDERİM Kİ ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR! Demektir!

MASON Mustafa Kemal’in, Halife’nin korunması için Hindistan’dan gönderilen yardım paralarıyla tuttuğu hafızların Mustafa Kemal’in lisanına çevirdiklerinde, “tanrıdan başka yoktur tapacak.” Oluyor!

 

Müslümanlara ALLAH yoktur dedirtemeyen, “tanrı uludur” dedirttiren Mason Mustafa Kemal!

 

“Tanrı uludur, tanrı uludur.” Bu ülkede ‘’Ulu’’ sıfatıyla anılan kaç insan var. Ulu Önder Mustafa Kemal! Ulu Önder Atatürk!

 

Kendini “tanrı” ilan eden Mustafa Kemal!

 

ALLAH’ın kelamını, ALLAH’ın ezanını kendisi için, kendi için söylettiren Mason Mustafa Kemal! Kendini tanrı ilan eden Firavun Mustafa Kemal!

 

Putlara yeniden ALLAH’tan başka ilah edinilerek tapılmadıkça kıyamet kopmaz.

[Kıyamet Alametleri, sayfa 281]

 

1935 yılından itibaren Kuran okumayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi yasaklattıran, buna uymayanları da hapse attıran kim? MASON MUSTAFA KEMAL!

 

Bir nesli Kuran’dan habersiz yetiştiren kim? MASON MUSTAFA KEMAL!

 

Jandarmalara, Arapça Kuran okuyanlara köyün meydanlarında işkence ettiren kim? MASON MUSTAFA KEMAL!

 

18 yıl boyunca bu halka Türkçe ibadet yapmadıkları için işkence yapılmasına, zulüm yapılmasına sebep olan kim? MASON MUSTAFA KEMAL!

 

Araştırmacı yazar Aydın Ayhan, “Çanakkale… Ah Çanakkale…” isimli eserinde şunları anlatıyor;

 

Balıkesir İvrindi’nin Mallıca Köyü’nden, 104 yaşında vefat eden Azman Dede Çanakkale Savaşı’na katılmış gazilerimizdendi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu, dev görünümüyle insan azmanı sayılmış, herkes ona “Azman” demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da “Azman” soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu. Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca Köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerin biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sorduklarımı cevapladı. Söz Çanakkale’ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı:

 

“Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı, siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta 3-4 asker vardı ki, hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı ‘Yavrum siz kimsiniz?’ diye sordu. İçlerinden biri ‘Galatasaray Mekteb-i Sultanisi öğrencileriyiz. Vatan için ölmeye geldik!’ diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. ‘Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!’ diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor, bir gün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara Yüzbaşı ‘Azman yandık!’ diye siperin köşesini işaret etti. O şarkıyı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı.  Muharebede bir ürküntü, panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz ‘Annem beni yetiştirdi, bu yerlere yolladı. Sancağı teslim etti, ALLAH’a ısmarladı. Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana. Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana.’ marşını söylemeye başladı! Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha! Marş bitiyor, yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz! Gözleri çakmak çakmak! Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı. O an geldi. Birden Yüzbaşı ‘hücum!’ diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an! Tam o an bir makineli yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor! Hiç gitmiyor! İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!”

 

Azman Dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa hepsi ağlıyordu. Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi; “Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını ilk defa bugün anlattı” dedi.

 

Ulaaaaaannnn! Çanakkale’de ölen 253 bin ecdadımız, Kurtuluş Savaşı olarak adlandırılan savaşta şehit olanların sayısı bile belli olmayan ecdadımız; Mason Mustafa Kemal islamı Türkiye’den silsin, Türkiye’yi kerhaneye çevirsin, hayattan intikam alsın, kendini peygamber ilan etsin, kendini tanrı etsin diye mi öldü ulaaaannnnnnn?

 

Yatacak bir karış yeri olmayan Mason Mustafa Kemal! Bundan 72 yıl önce, zamanın Başbakanı Celal Bayar’ın “Namaz esnasında bazı dini olaylar meydana gelmesinden laik hükümet çekinmektedir, namazı kılınmazsa olmaz mı?” dediği, namazının Dolmabahçe Sarayı’nda kılındığı, “tanrı uludur, tanrı uludur” söylemleriyle okunan ezandan sonra; vasiyeti üzerine Kocatepe Şehitler mezarlığına gömülmek üzere götürülen; üzerine her toprak atılışında toprağı geri atan; toprağın kabul etmediği KÂFİR MUSTAFA KEMAL! Gafil halkın gözleri önünde toprağın kabul etmediği  KÂFİR MUSTAFA KEMAL! Toprağın kabul etmemesi üzerine Firavunların piramitleri misali; anıtkabir yaptırılan ve her geçen gün mozolesinin altındaki toprağın çöktüğü KÂFİR MUSTAFA KEMAL!  Her yıl mozolesinin altına, Kemalist putperestler tarafından beton attırılan, buna rağmen her geçen gün mozolesinin altı göçen KÂFİR MUSTAFA KEMAL!

 

Kemalist Putperestler Mısır Firavunlarının piramitlerine giden yollarda bulunan aslan heykellerinden Anıtkabir yoluna koymuşlardır!

 

İslam’da bütün kitaplar “Bismillahirrahmanirrahiym” [Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adıyla] başlar. Türkiye’deki bütün ders kitaplarının, Kemalist putperestler ülkesindeki ders kitaplarının hepsi Mason Mustafa Kemal’in gençliğe hitabesiyle başlıyor!

 

Hamam olan okullar istiklal marşıyla açılıyor, istiklal marşıyla kapatılıyor. İstiklal Marş? Meclis’te defalarca okunarak, alkışlarla kabul edilen istiklal marşı? Böyle anlatırlar değil mi biz sözde Müslüman kâfirlere! Gerçekte, içinde dini konular işlediği için, Mason Mustafa Kemal tarafından tepki aldığı ve ilk başta kabul edilmediğini anlatmazlar bizlere. Bilen bir kaç kişide, “kanla alakalı konular olduğu için kabul edilmedi” der. Mehmet Akif Ersoy’un Türkiye’yi terk etmek üzere limana gittiği sırada jandarmalar tarafından tutuklandığını ve ardından istiklal marşının kabul edildiğini anlatmazlar! Mason Mustafa Kemal’in Mehmet Akif Ersoy’u Mısır’a sürdüğünü anlatmazlar bizlere. Yeni Türk alfabesinin kabulüyle; Mustafa Kemal’in Mehmet Akif Ersoy’a Kuran’ı Türkçe’ye çevirmesini emrettiğini anlatmazlar!  Türkiye’de âlimlerin asılmalarından habersiz olan Mehmet Akif’in, Kuran’ı Türkçe’ye çevirmeye başladıktan sonra, âlimlerin asıldığını öğrenince, ülkede Arapça Kuran’ın kaldırılmasından korktuğu için; yaptığı çevirileri yaktığını anlatmazlar biz kâfirlere! Mason Mustafa Kemal’in emrine karşı geldiği için, Mason Mustafa Kemal’in istediğini yapmadığı için Mehmet Akif Ersoy’un vatan haini ilan edildiğini anlatmazlar bizlere.

 

Hazreti Ali Kerremullahi Vechehü ‘den rivayete göre; Aleyhisselatu Vesselam şöyle demiştir: ALLAH Rasulü Aleyhisselatu Vesselam cenazede idi: “Hanginiz yolda kırılmadık bir put, yerle bir kılınmadık bir kabir, bozulmadık bir resim bırakmadan Medine’ye gider?” diye sordu. Bir adam: “Ben, ey ALLAH’ın Rasulü!” diye cevap verdi. Ali Kerremullahi Vechehü dedi ki: Medineliler korktu. Adam yola koyuldu. Bir süre sonra dönüp: ”Ey ALLAH’ın Rasulü, kırılmadık put, yerle bir edilmedik kabir, bozulmadık resim bırakmadım.” dedi. Sonra Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “Kim bu sanatlardan birine tekrar dönerse, o kimse Muhammed’e indirilene küfretmiştir” 

[Ahmed bin Hanbel; Fıkhu’s-Sunne, Seyyid Sabık]

 

Muhammed’e indirilen’e küfretmek, yani Aleyhisselatu Vesselam’a indirilene küfretmek! ALLAH’ın kitabına, kutsal kitabımız Kuran’a küfretmek.

Bizim ders kitaplarımızın ilk sayfalarında Mason Mustafa Kemal Paşa’nın resimleri var değil mi? Kuran’a, İslam’a küfretmek için koyulan; kendini peygamber, kendini tanrı ilan eden Mustafa Kemal’in resimleri var değil mi?

 

Avrupa Birliği uyum yasalarında; Mustafa Kemal’in resimlerinin devlet dairelerinden kaldırılması isteniyor değil mi? Kuran’a küfretmek için astığımız resimlerin kaldırılması isteniyor ve sözde Müslüman kâfirler de ayağa kalkıyor!

 

Türkiye’nin her yeri Mason Mustafa Kemal’in heykelleriyle, büstleriyle dolu! Türkiye’nin her yeri Kuran’a küfretmek için yaptırılan heykellerle dolu! Bütün okullarda Mason Mustafa Kemal’in büstü var!

 

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’na 12 Eylül cuntası sonrası “Mustafa Kemal’i anma” adı eklendi. 19 Mayıs “Mustafa Kemal’i anma ve Gençlik ve Spor Bayramı’nda spor gösterileri yapılır!

 

Bunlar spor gösterileri falan değildir. Bunlar stadyum ayinleridir. Ünlü Alman ve Nazi Bayan Yönetmen Leni Riefensthal’ın kemikleri sızlasın! Otuzlu yıllarda bunlardan film yapardı.

 

Kızlar çember ve şeritlerle, oğlanlar sopalarla birtakım, bir örnek hareketler yaparlar. Piramit de kurulacak, piramidin en üstündeki kişi göğsünden bayrak da çıkarır. Yanaşık düzen yürünecek, “hiza-mesafe” alınacak, kapı kanadı gibi dönülecek, uygun adım gidilecek. Uygun adım marş. Sol!

 

Her şeye sol’la başlayan sözde Müslüman kâfir putperest kemalistler. Solcularla dolu sözde Müslüman kâfir memleketim! Omanlıca’da, Farsça’da, Arapça’da Solcu “amel defteri sol eline verilenlere” denir. Solcu cehennemliklere denir!

 

Bugün Küba, Kuzey Kore ve Türkiye dışında, hiçbir ülkede böyle birtakım gösteriler yok.

 

Elbette saçının bir tutamının görülmesi bile zina olduğu halde “katılımcı kızların kısa etek boyları” üzerine tartışmalar da yok!

 

Bu tür gösteriler, Faşist ve Kominist ülkelerde vardı. Yani Mussolini İtalyası, Hitler Almanyası, Stalin Rusyası’nda vardı! Türkiye onlardan aldı! Kemalist putperestler 19 Mayıs’ta cumhuriyet ayinleri yapıyorlar!

 

Mussolini bunları tahta tüfekle yaptırırdı, Türkiye’deki Kemalist köpekler sopa kullanıyor.

 

İtalyan gençleri bir de “eia, eia, eia’’diye bağırırlardı, Latince “yaşasın” gibilerden bir laftır. Alman çocuklarını da “sieg heil” diye bağırtıyorlardı, “zafere selam” gibilerden bir laf. Türkiye o kadar ileri gitmedi, “varlığım Türk varlığına armağan olsun” dedirttik bıraktık. Fakat bu gösterileri de aldık ve bir türlü bıraktırmadılar. Tıpkı, Mussolini’nin “figlio della lupa”, yani “dişi kurdun oğlu” örgütünü birebir kopya edip bir de “yavru kurt örgütü” kurduğumuz gibi! Beyin yıkama liseye bırakılmıyor, daha ilkokulda devreye sokuyorlar. İlkokuldan itibaren beyin yıkamaya başlıyorlar. Tanrı misali anlatıyorlar Mason Mustafa Kemal’i!

 

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmıştır! 23 Nisan İngilizlerin ulusal günüdür! Mason Mustafa Kemal Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmak için İngilizlerin ulusal gününü seçmiş. İngilizlerin emriyle Anadolu’ya giden Mason Mustafa Kemal İngilizlerin Ulusal gününde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmıştır!

 

Bir de Mason Mustafa Kemal’in çocukların ilkokullarda okutulması için hazırladığı “andımız” var tabi ki!

Ey büyük atatürk, açtığın yolda, gösterdiğin hedefe hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim.” Dedirtirler!

 

Ant içmek! İlkokul sıralarındaki bütün öğrencilere, bizlere; şimdiki çocuklarımıza, kardeşlerimize, yeğenlerimize, bütün çocuklara; her gün Mason Mustafa Kemal’in yolunda ilerlemek için; Mustafa Kemale tapmak için; ALLAHn’ın ismi anılarak söz verdirtiyorlar, yemin ettiriyorlar.

 

“Ne mutlu türküm diyene!” diye biten Türkiye’nin andı!

 

Ne mutlu Türküm diyene! Ne mutlu Mason Mustafa Kemal’im diyene! Ne mutlu Kemalist bizlere! Ne mutlu biz putperestlere! Ne mutlu biz cehemnemliklere! Ne mutlu cehennemlik bizlere!

 

Bismillahirahmanirrahiym. Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem odunlarısınız. Sadakallahül-Azıym.

[Enbiya Suresi, 98.ayet]

 

“Sen bizim cehenneme gideceğimizi ne biliyorsun be? Saçma sapan konuşma.” derler ya!

 

Bismillahirahmanirrahiym. Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanlıyorsunuz. Sadakallahül-Azıym.

[Enam Suresi, 57. ayet]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Öyle ya, teslimiyet gösterenleri, günahkârlarla bir tutar mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? Yoksa size ait bir kitap var da, (bu sapıklıkları) ondan mı okuyorsunuz? Sadakallahül-Azıym.

[Kalem Suresi, 35, 36, 37. ayetler]

 

Türkiye’de askeriye, Mustafa Kemal’le yatıyor, Mustafa Kemal’le kalkıyor! Cami bulunan askeriyelerde, İstiklal Marşı’yla aynı zamana denk geldi diye, ezan okutulması yasaklanıyor! Mustafa Kemal’e tapan putperestlerin yönettiği Askeriye’de ezan yasaklanıyor!

 

Askeriye’de ALLAH’a hamdolsun dedirttirmezler değil mi? “Tanrımıza hamdolsun, milletimiz var olsun.” dedirtirler.

Türkiye’yi kuran Mason Mustafa Kemal’e hamdolsun dedirttiriyorlar! Birde derler ya, “tanrı askerde kullanılıyor, peygamber zamanında bile vardı” diye. Tanrı kelimesi Hıristiyanlardan dilimize girmiştir. Yani Mason Mustafa Kemal tarafından dilimize sokulmuştur!

 

Askeriye de, asker emeklisi solcuların kurduğu ETİ firmasının ürünlerinden başka ürün sattırmazlar! İçine domuz yağı ve katkıları katılan ETİ ürünlerinden başkasını sattırmazlar! Domuz eti ve katkılı bir şey yiyen, dinden çıkar, kâfir olur! Ama Türkiye’de ölen askerleri şehit olarak anlatırlar değil mi?

 

Çevik Bir’in Kuran’ı ayaklarının altına alıp, çiğnediği daha sonra Gölcük Askeri Gazinosu’nda çıplak dansöz oynattırıp, içkiler içirttiği gece ölenleri bile şehit dediler değil mi biz sözde Müslüman kâfirlere?

 

Gölcük Depremi’nde, Kuran’a küfretmek pahasına izlenen televizyonların bulunduğu evlerde hayatını kaybedenlerin bile şehit olduğunu söylediler bizlere! Demokrasi şehitleri, basın şehitleri var bir de Kemalist putperestlerin!

 

ALLAH’ın dini hâkim olsun diye ölen Müslümanlara şehit denir! Dini bozmaya ya da dinin bozulması için çaba sarf edenlere bile şehit diyorlar Türkiye’de!

 

Türkiye’deki Askeriyeye göre; Mason Mustafa Kemal’e tapan putperestlere göre; Mustafa Kemal’in dilini konuşan bizlere göre her şeyin anlamı farklı değil mi?

 

Domuz katkılı ETİ ürünleri yediriliyor askerlere, kendi istekleri yerine getirttiriliyor. İşkence şeklinde eğitimler veriliyor. Dikenli tellerin altından süründürülüyor, gerçek mermiyle ateş ediliyor. Başını kaldıran asker “öldü!” Ne oldu? Eğitim zayiatı, şehit oldu.

 

Domuz katkılı ETi ürünleri yedirilen askerler; kâfir olan, dinden çıkan askerler şehit oldu diye yutturuyorlar bizlere!

 

Kendi işlerine gelmeyen ya da düşünceleri istedikleri gibi olmayan askerleri öldürüyor askeriye, tutanaklara şehit olarak geçiyor.

 

Askeriye de gerçek adı “Coke” olan ve tersten okunulduğunda “Muhammed yok, Mekke yok”; hat sanatıyla okunduğunda “Muhammed ve Mekke yok olsun” anlamını taşıyan “Coca Cola” satılır sadece. “Coke” sadece Müslüman ülkelerde “Coca Cola” ismiyle satılıyor. Diğer ülkelerde “Coke” adıyla satılıyor. Müslüman olduğunu iddia eden kâfirler; sadece Müslüman ülkelerde dinle alay etmek için, Masonların “Coca Cola” ismiyle sattıklarını alıyoruz! Bir de Coca Cola’nın başına Türk İşadamını geçirmişler. Bütün geliri İsrail Ordusu’na aktarılıyor artık. Türkiye’nin askeriyesi bile, İsrail’in ordusunu kalkındırmaya çalışıyor.

bııııııııııııııııırrrrrrrrrrrrrrrrrrrr gibi Coca Cola için, cehennemdeki irinleri şimdiden midenize doldurun!

 

Ülker bir Yahudi şirketidir bilir misiniz? Ülker ailesinin en büyüğü İslam Efendi, Kırım göçmeniydi. Kırım'da, Kırımçak ve Karay Yahudileri vardı. Bunlar ticarette başarılıydılar. Kırım göçmeni İslam Efendi, 1934'de Soyadı Kanunu çıkınca "Berksan" soyadını almıştı. Berg Almanca kökenliydi. Rosenberg'ler gibi daha çok Yahudiliğe işaret ediyordu. Türkçe'ye ise "berk" olarak geçmişti. Aşkenazi Yahudilerinin dili olan “Yidiş” bir sözcük olarak Yahudilerde en çok taşınan soyadlarından birisiydi. Ancak 1953 yılında İslam Efendi'nin oğlu Sabri; nedense "Berksan" soyadını bırakıp, "Ülker" soyadını almıştı. Türkçe Sözlük'e göre, "Ülker", Boğa burcunda 7 yıldızdan oluşan takımın adıydı ve Tevrat'ın Eyüp Babı'nda geçiyordu." Ülker Grubu'nun İstişare Konseyi üyeleri de ilginçtir.

Mesela; "Yahudilerin Osmanlı'ya gelişlerinin 500. Yılı anısına kurulan "500. Yıl Vakfı" nın kurucusu Alev Coşkun ile Yahudi cemaati eski başkanı Rıfat Hassan, Ülker İstişare Konseyi üyesiydi." Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Soner Yalçın'dır. Kitabı yayınlandıktan sonra Soner Yalçın'a ait olan "odatv" sitesinde Ülker'in yağlı reklamları yayınlanmaya başlamış ve Soner Yalçın hemen susmuştur.

 

Bu konuda daha fazla bilgiye "BiZ BUNA ÇOK ŞAŞIRDIK" başlığı altında buradan ulaşabilirsiniz:

http://www.milligazete.com.tr/makale/esrarengiz-ziyaretci-157065.htm

 

(Eski) Ülker Grubu İstişare Konseyi üyelerinin isimleri:

-Yahudilerin Osmanlı'ya gelişlerinin 500. yılında kurulan "500. Yıl Vakfı" kurucusu, Turizm ve Tanıtma eski bakanlarından CHP İzmir milletvekili Alev Coşkun!

-Yahudi cemaati eski başkanı, Akmerkez'in ortaklarından Rifat Hassan.

-Bu kitapta bahsi geçen Rona Yırcalı.

- 27 Mayıs Anayasası'nın "teorisyeni" Prof. Hüseyin Nail Kubalı'nın Talaş Amerikan Koleji mezunu oğlu, Danimarka fahrî konsolosu Ali Nail Kubalı.

- 12 Eylül'ün Dışişleri bakanı, Emekli Büyükelçi İlter Türkmen.

- Bülent Ecevit'in başbakanlığı döneminde başdanışmanlığını yapan Emekli Korgeneral Turhan Özer.

Bu bilgilerin gerçekliğini ise buradan kontrol edebilirsiniz:

http://arsiv.sabah.com.tr/2005/12/09/eko111.html

 

 

Türkiye’de ortaokul ve liseler de yapılan astsubaylık sınavlarına gelelim.

Askeri okullar ve astsubaylık sınavları yaptırılıyor! Adayların topuklarına bakılır. Çünkü hayatında bir kere bile namaz kılan bir insanın topuğunda iz olur. Topuğunda iz varsa; yani namaz kıldıysa sınavlardan elenir! Kondisyon sınavlarını, mülakatları geçen adaylara sorulan son soru şudur;

“Fırtınalı bir gemide, batmak üzere olan bir gemidesin. Geminin bir tarafında Mustafa Kemal, bir tarafında Hz. Muhammed var. Hangisini kurtarırsın?”

Astsubay olmak isteyen dinden çıkmak zorunda yani, Mustafa Kemal’e tapmak zorundadır. Askeriyenin istediği cevap şu: “Ben Mustafa Kemal’i kurtarırım, Hz.Muhammed’i de ALLAH’ı kurtarır”

 

Kendini tanrı ilan eden Mustafa Kemal’in, putperest köpekleri böyle alıyor astsubayları askere!

 

Bir de “ALLAH bu olanlara niye izin veriyor? Olsa vermezdi?” diye gafil gafil düşünenlerimiz çıkar içimizden.

 

ALLAH hükümlerini bildirmiş, emir ve yasaklarını bildirmiş; uyanları cennete, uymayanları cehenneme atacağını buyurmuş; din yolunda, kendi yolunda hizmet edenlere yardım edeceğini bildirmiş. Ama bizler, dini bozanlara, dini hiçe sayanlara, Kuran’a, Aleyhisselatu Vesselam’a, ALLAH’a küfredenlere boyun eğiyoruz değil mi?

 

Yıl 1912, İngilizler Hindistan’ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı’dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan’a gönderir. 350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur. Kalan 330 Osmanlı Askeri Hindistan’a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar. Muhimmat açışından kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler ve 40 kadar esir alınır. Diğerleri de savaşta şehit olurlar. Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askerini, İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bir İngiliz gemisi Avustralya'ya geldiğinde, esir 2 Osmanlı askeri gemiden bir yolunu bulup kaçarlar. Bir süre sonra, adı Karadeniz diyarından Menteşoğlu Abdullah olan baba mesleği dondurmacılığa başlar. Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet de baba mesleği kasaplığa başlar. 1918’de Avustralya Çanakkale’ye asker çıkarır ve bizim 2 Osmanlı askeri olayı duyarlar ve hemen buluşur, durum değerlendirmesi yaparlar. “Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya’da yaşıyoruz. Avustralya Devleti Osmanlı’ya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş, bundan dolayı biz de Avustralya Devleti’ne savaş açalım” derler. Alırlar kağıdı-kalemi ve yazarlar:

“Sayın Avustralya Başkanı Ekselans Hazretleri,

Biz 2 Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz, duyduk ki devletimiz Osmanlı'ya Avustralya Devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale'ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı 2 Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya Devleti'ne savaş açmış bulunmaktayız.

Bu bir Osmanlı savaş fermanıdır!

Ekselansların bilgilerine duyurulur!

Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet ve Karadeniz diyarından Menteşoğlu Abdullah”

 

2 Osmanlı askeri, Sidney'in 250 km uzağında Karlı Dağlar denilen bölgede önce virajlarda tren raylarını sökerek 3 tren devirirler ve üçüncü trende askeri mühimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede 8 karakol basarlar ve karakollardaki askerlerin tamamını vururlar. Ne olduğunu bir türlü çözemeyen Avustralya Devleti'nin sonunda 2 Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir ve mektubun atıldığı bölgeye 250 kadar asker gönderirler ve 2 Osmanlı askeri araştırılmaya başlanır. Birkaç günlük araştırmadan sonra sıcak çatışma olur ve 2 Osmanlı askeri bu Karlı Dağlar da şehit edilir.  2 askerin şu an mezarı Sidney'e 250 km uzakta Karlı Dağlar'dadır. Ancak bu mezarlarda fotoğraf çekmek yasaktır. Avustralyalılar 2 Osmanlı askeriyle savaştık demek zorlarına gittiği için bu askerlerimize (Hindistan asıllı) diyorlar. Oysa Hindistan'da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yok. Bu bilgi Hindistan Büyükelçiliğinden elde edilmiştir.

 

ALLAH hükümlerini bildirmiş, emir ve yasaklarını bildirmiş; uyanları cennete, uymayanları cehenneme atacağını buyurmuş; din yolunda, kendi yolunda hizmet edenlere yardım edeceğini bildirmiş. Ama bizler, dini bozanlara, dini hiçe sayanlara, Kuran’a, Aleyhisselatu Vesselam’a, ALLAH’a küfredenlere boyun eğiyoruz değil mi?

 

2 Osmanlı askeri başka bir memlekette ellerinde hiçbir şey yokken koca devlete savaş açıyor! Biz sözde Müslüman kâfirlerse, kendi ülkemizde bile kuyruğumuzu bacaklarımızın arasına kıstırıyoruz!

 

Tabi birde 600 yıllık Osmanlı zamanında bütün Müslümanlar gibi, Osmanlı’yla uyum içinde yaşayan Kürt’ler var. Kürt sorunumuz var. Ama Kürt sorununun nasıl ve neden çıktığını bilmeyiz. Mustafa Kemal zamanında çıkmış sadece. Ama neden?

 

Mason Mustafa Kemal, emir vermiş. “Birini bu dağ başında, öbürünü şu dağ başında öldürün. Kürtleri nerede görürseniz öldürün!” diye. Nedeni ne peki?

 

Hayattan intikam almak için, kendi saltanatını kuran, kendini peygamber ilan eden, kendini tanrı ilan eden Mason Mustafa Kemal; üvey babası; Teselya’dan Mora’ya, oradan da Selanik’e gelmiş olan bir göçmen olan Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Bey Kürt olduğu için, bütün Kürtlerin öldürülmesini emrediyor. Mustafa Kemal’in üvey babası Kürt diye, bütün Türkler Kürtlere düşman kesilmiş! Kendini peygamber ilan eden, kendini tanrı ilan eden Mustafa Kemal’in üvey babası Kürt diye, Türkler Kürtlere düşman değil mi?

 

Sadece bununla da sınırlı değil! Masonların Siyonist emellerine ulaşması için çalışan Mustafa Kemal Türkiye’yi iç savaşa sürükleyecek adımları da atıyor aynı zamanda! Müslümanlar arasında ırkçılığı yaydılar. Neden mi? Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Çerkes, Laz, İslamcı, Kominist, Milliyetçi, … vb. hiçbirine tahammülleri yoktu çünkü!

 

"Irkçılığa davet eden bizden değildir! Irkçılık için çarpışan bizden değildir! Ve ırkçılık uğrunda ölen de bizden değildir.”

[Ebu Davud]

 

Dersim katliamı şu anki adıyla Tunceli ilinde 1937 yılında meydana gelen geniş bir katliamdır! Dersim de çıkan kışkırtmalar sonucunda çıkan isyanı bastırmak için Türkiye Cumhuriyeti tarafından düzenlenen harekât Dersim Harekâtı'dır. Bazı kesimler tarafından Dersim Soykırımı olarak da anılır. 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunceli Vilayeti'nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı. Buna göre Tunceli iline bir askerî vali atanacaktı. Aynı zamanda dördüncü genel müfettiş sıfatını alan Vali General Abdullah Alpdoğan geniş yönetsel, askeri ve yargısal yetkileri vardı. Ayrıca Alpdoğan'ın çok sert ve otoriter biri olması da isyanı tetikledi. Düzeni sağlamak ve güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden başka bir yere göndermeye ve il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi. Yasanın uygulanmaya başlamasıyla 1937 başlarında yeni olaylar çıktı.

 

Türkiye’nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen hava harekâtı düzenleyerek Laş Bölgesi’ni yerle bir etti. Çoluk, çocuk herkes o katliamda öldürülmüştür. Dersim İsyanı elebaşı olduğu öne sürülen aşiret reisleri askeri mahkemede yargılandı. Yargılama 15 Kasım 1937'de sona erdi. Ayaklanmanın lideri olarak gösterilen Seyit Rıza ile 6 kişi idam edildi. Çok sayıda Dersimli’de değişik hapis cezalarına çarptırıldı.

 

Dersim’de yaşayan halkının büyük çoğunluğu başka illere sürülmüştür. Harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiştir. Harekât sonucunda 90.000-150.000 arasında sivil öldüğü tahmin ediliyor, 50.000 kişi de başka yerlere sürgün edilmiştir.

Kaynaklar :

# Vet. Dr. M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Geliştirilmiş Yeni Basım (İlk baskı: Roja Nû Yayınları, İsveç, 1987), Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1992.

# Dr. Nuri Dêrsimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yayınları, Eylül 2004, ISBN 975-6876-44-1

# M. Kalman, Belge ve tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yayınları, İstanbul, Ekim 1995.

# Munzur Çem, Tanıkların Diliyle Dersim '38, Pêrî Yayınları, İstanbul, Mart 1999, ISBN 975-8248-19-8.

# Celal Yıldız, Dersim Dile Geldi, Tij Yayınları, İstanbul, 2003.

# Dr. Hüseyin Çağlayan:, 38 ra jü pelge, Tij Yayınları, İstanbul, 2004.

# Dr. Hüseyin Çağlayan Belge ve tanıklarıyla DERSİM DİRENİŞÇİLERİ

# Meyer Georges, Trois corps d'armée turcs concentrés dans la région de Dersim, communiqué du Caire, Paris, Le Figaro, 30 août 1938

 

Türkiye’nin askeriyesi ne yaptı peki?

1980’li yıllarda ortaya çıkan PKK terör örgütünün eylemleri sırasında; Türkiye’nin askeriyesi kendi askerine, Türk askerine, gece operasyonlarında kar maskeleri taktırarak; Kürt köylerinde katliam yaptırdı. Yaşlı, kadın, çoluk-çocuk demeden Kürt köylerini ortadan kaldırdı. Neden? Mustafa Kemal’in üvey babası Kürt olduğu için! Mustafa Kemal “bütün Kürtleri öldürün” dedi diye. Mustafa Kemal’in Masonların Siyonist emellerine ulaşabilmesi için başlattıklarını Kemalist köpekler devam ettiriyor!

 

Öncelikle Türk milletinin bilmesi gereken PKK’nın Kürtlerle hiçbir alakası yoktur! Abdullah Öcalan Kürt değildir! Abdullah Öcalan’da bir damla Kürt kanı yoktur!

Anası ve babası katliamda yetim kalmış bir Ermeni çocuğudur! Anası bir Türk aile yanında, babası bir Kürt aile yanında büyümüştür. Abdullah Öcalan bir kelime Kürtçe bilmez! Abdullah Öcalan Türk MiT’inde çalışmıştır! Ermeniler Abdullah Öcalan’ı nasıl buldular ve nasıl PKK’yı kurdurdular? Hükümet PKK silah bıraksın isteği sebebiyledir ki, Ermeni açılımı diye bir açılım Kürt açılımının yanına getirmek mecburiyetinde kaldı. Güney Doğu’da PKK militanlarının 3’te 2’si Ermeni delikanlısıdır. Ermeni olduklarının ispatı şudur: “Vuruşmalarda, öldürülen militanların kaçarken arkadaşları, kiminin yüzüne ateş ederler, yüzünü dağıtırlar. Kiminin tenasül organlarına ateş eder, dağıtırlar.” Yüzünü dağıttıkları şunlardır: “Gündüz şehirde esnaftır, vs.dir, gece dağa çıkıyordur. Teşhis edilirse ailesine zarar verilir” diye. Bu hükümetin istihbaratı var, bilmiyor mu bu militanların üçte ikisinin Ermeni olduğunu? Bilmese Azerbaycan’ın bu kadar öfkeye kapıldığı bir mesele de Ermeni sana yaklaşmaz! İstihbaratsız bir devlet olur mu? Üçte ikisi Ermeni’dir, Ermeni vurulduğu zaman tenasül uzvuna ateş ederler kaçarken, sünnetsiz olduğu belli olmasın diye! Bunu Güneydoğu’da görev yapan çok subaya ben söyledim, aynen böyle olduğunu onayladılar. Bunu devlet bilir. Bilmemesine imkân yok. Ayrıca telsiz konuşmalarında, Ermenice konuştukları da kesindir. Bunu da devletin istihbaratı bilir. Abdullah Öcalan yakalanıp geldiği zaman, o gün ki gazeteye bak, “Benim anam Türk’tü” diyor. Hayır! Türk aile yanında büyümüştür. Benim yazıhanem Cağaloğlu’ndayken, Vilayette çalışan polislerden biri dedi ki; “Ben, Cizre de görev yaptım. Abdullah Öcalan’ın anası da babası da her gün imza atıyorlardı. İkisi de Kürtçe bilmiyordu. Orda ben kendileriyle konuştum. Aynen senin dediğin gibi, birisi Kürt aile yanında, birisi Türk aile yanında yetişmiş.”

[Tarihçi Kadir Mısıroğlu]

 

Mustafa Kemal’e tapan putperestlerin eline ne güzel olanak geçmiş PKK’nın ortaya çıkmasıyla!

 

Kars’da teröristler tarafından eylem yapmamaları halinde ölümle tehdit edilen halk, toplanarak jandarmaya giderek durumu anlatır. Jandarma komutanı durur, düşünür, gece gündüz halkı sürekli koruyamayacağından, “PKK taraftarı gösteri yapın” der. Halk mecbur gösteriyi yapar. Askeriye de halkın ekinlerini, buğdaylarını yakar. Halkın suçu günahı ne? Üstelik askeriyenin yaktıkları da nimet!

 

Mason Mustafa Kemal’e tapan putperest köpekler; kar maskeleri takarak namazla alay ettiler değil mi? PKK yaptı dediler. Yapmak istedikleri, zamanını bekledikleri her şeyi yaptılar, suçu yıkacak PKK var nasıl olsa. Teröristlerin çantasından kamera çıkmış. Yanında silah ve jarjörden başka bir şey olmayan teröristlerde kamera ne arıyor? Kimse merak etmiyor!

 

Apdullah Öcalan’ı asamamalarının sebeplerinden biri de bu! Mason Mustafa Kemal, üvey babası Kürt diye; Kürtlerin öldürülmesini emrediyor! Türkiye’deki halkın askere gönderdiği, domuz yağı katılan ürünlerle beslenilen, domuz yağı kullanılan yemeklerle beslenilen, dinden çıkartılan masum gençler öldürülüyor! İnsanları da “şehit oldu” diye avutuyorlar!

 

Kürt Açılımı ve İhanet! “Kürt Açılımı”, Türkiye’yi Parçalama Adımıdır: İsrail’in planı, ABD ve AB’nin dayatması, İmralı köşkündeki APO’nun talimatı, BOP eş başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın demokrasi kahramanlığı ve marazlı-kiralık medya’nın alkışlamasıyla başlatılan “Kürt açılımı”, aslında Türkiye’yi parçalama adımıdır! AKP doğrudan sahiplenip taşeronluğunu yapıyor! CHP aslına değil, usulüne itiraz edip dolaylı destek sağlıyor! MHP ise “şiddetle karşı çıkıyor” rolüyle muhtemel milli tepkileri törpülemeye çalışıyor! Siyonist Yahudi Lobilerinin güdümündeki ABD için bugünkü dünyada en büyük siyasi amaç, Kuzey Irak başta olmak üzere Ortadoğu'da yeni bir harita oluşturulmasıdır. Daha doğrusu Ortadoğu'nun “yeniden-dizayn edilmesiyle”, İsrail'in güvenliğini sağlamak ve Büyük İsrail’e zemin hazırlamaktır. Bu proje Amerikan’ın kuruluşundan beri fiiliyata dökülen ve hiç değişmeyen bir siyaset anlayışının devamıdır. Bu bölge yapılandırılırken 1 Mart tezkeresi ile Türkiye gözden çıkarılmış, ABD için Türkler değil, bölgedeki Kürtler en önemli partner halini almıştır. Kürt açılımı, ABD'nin bastırmasıyla ortaya atılmıştır. Amerika’daki önemli bir “Think-Tank” (düşünce) Kuruluşunun raporun da, 2012'de Musul'un Türkiye'ye bağlanabileceği konuşulmaya başlanmıştır. Hemen arkasından, bu sefer bizzat Barzani'nin yakın çevresinden, “Kerkük'ün Kürt yönetimine katılması, Kuzey Irak Kürtlerinin de Musul Vilayeti ile beraber Türkiye'ye katılması” türünden söylemler dışarıdan Türkiye'ye taşınmıştır. Kuzey Irak'ın (Musul-Kerkük) Türkiye'ye katılması baştan beri Turgut Özal'ın en büyük rüyasıydı. Ancak o zaman Türkiye gerçekten masadaydı ve uluslararası politikada da kısmen ağırlığı vardı. Ne yazık ki, o dönemde askerler buna cesaret edemeyip masadan kalkmış; sonuçta da bugünkü Kuzey Irak Kürt Devleti'nin tohumları atılmıştı. Bugün ise durum çok farklıdır. Bugün Türkiye ile ilgili aklınıza gelebilecek her türlü siyasal kapışma ve ülke içerisindeki çatışmalar , “Uluslararası Güçler”in mücadelesinden dolayı ortaya çıkmaktadır.

Bugün Uluslararası Güçlerce ortaya atılan; “Kuzey Irak ve Musul'un bize katılması” tezi, bazılarınca çok sıcak karşılanmakta ve heyecanlarımızı okşamaktadır. Oysa Musul'un Türkiye'ye katılmasının bir tek anlamı vardır. O da; Lozan'ın ortadan kalkmasıdır. Zaten Lozan Amerika Birleşik Devletleri tarafından hala imzalanmamıştır ve tanınmamıştır. Bu konu neden Türkiye’nin ders kitaplarında hiç yer almamaktadır? Bizim Masonik ve münafık Türk medyası neden bu konuyu hiç tartışmamaktadır? Eğer Türkiye Musul'u alırsa, bir anlamda üniter yapımız değiştirilmiş olacaktır. Böylece; biz Lozan'ın lağvı anlamında, Musul ve Kerkük dâhil Kuzey Irak’ın, Türkiye'ye katılmasına razı olursak, Lozan ortadan kalkmış sayılacağından; belki bir 10 yıl içerisinde bizdeki Kürt bölgelerini de içine alacak şekilde bir parçalanmanın da önü açılacaktır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti'nin Misak-ı Milli sınırlarında herhangi bir değişikliğin yaşanması, Lozan'ın geçersiz sayılması sonucunu doğuracaktır. Lozan geçersiz olursa, ilk etapta bu bir büyüme gibi görünse de, daha sonraki süreçte Türkiye'nin farklı federasyonlara ve sınırlara ayrılmasına, bu konudaki siyasi dayatmalara da fırsat tanınacaktır. Bugün Türkiye'nin bölünmesini engelleyen en önemli şey Lozan'dır. Lozan, Türkiye toprak bütünlüğünün tek teminatıdır ve Amerika dışında, bütün devletlerin, uluslararası platformda “siyaseten mutabakatla” kabul edilmiş bir anlaşmadır. İlk anda bize çok sıcak gelen bu Kuzey Irak “ilhakı”, aslında Türkiye'nin parçalanmasının pratik ve en etkili adımıdır.

[Erhan Göksel]

 

Başbakan Erdoğan’ın Ekim 2009’da yaptığı ziyareti öncesi Bağdat’a giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Irak’ı Entegre olunması gereken büyük bir ortak” olarak gördüklerini vurgulamıştır. Irak Dış işleri Bakanı Hoyşar Zebari de, Irak yönetimi ve Kuzeydeki bölgesel yönetimin terörle mücadele konusunda alınan bütün kararları tatbik edeceğini açıklamıştır. Bu tavır, önce Kuzey Irak’la Türkiye’nin Entegrasyonu’na, ardından Güneydoğu Kürdistanı’yla, Kuzey Irak Kürdistanı’nın birleşip Türkiye’den ayrılmasına giden sürecin bir devamıdır.

Kore Savaşı’nda Ermeni parmağı! Bugün “Kürt açılımına” alkış tutan Ermeni aydınların bu yaklaşımı da kafa karıştırıcıdır. Ermeniler, bilindiği gibi her fırsatta bizi bitirmeye uğraşır.

Star gazetesinde yayımlanan bir haberin başlığı: “Kore’de tercüman ihaneti”. Kore Savaşı sırasında Amerikalıların görev verdiği Ermeni tercümanların, kritik bilgileri saklayarak Türk birliğinin cephede savunmasız kalmasına ve büyük kayıplar vermesine neden olduğu ortaya çıkmıştır. Habere göre, İngilizce sıkıntı çeken Türk subaylarıyla sağlıklı irtibat için, Amerikalılar Türkçe bilen Ermeni tercümanlar tutmuşlardır. Onlarda Türk birliklerini tuzağa çekecek, kasıtlı ve yanıltıcı bilgiler aktarmışlardır. “Kürt Açılımı”nın iç dinamikleri tartışılmaya açılmıştı ama dış boyutu üzerinde neden fazla durulmamıştı? Oysa bu sürecin başlatılmasındaki zamanlama dikkat çekiyordu. Ankara’nın; Ermenistan, Kürt açılımı ve Azınlıkların dini talepleriyle ilgili çalışmaları neredeyse eşzamanlı olarak hızlanıyordu. ABD Başkanı Barack Obama’nın Ankara ziyaretiyle bunlar arasında bir paralellik gözleniyordu. Obama, seçim öncesinde taahhüt ettiği gibi ABD’nin Irak’tan aşamalı biçimde çekileceğini açıklamıştı. Başkan Obama Ankara ziyaretinde TBMM’de bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmada Ankara’ya talimat gibi üç tavsiyesi vardı:

1 - Ermenistan’la sorunları halledin.

2 - Kürt sorununa çözüm üretin.

3 - Heybeliada Ruhban Okulu’na izin verin.

Ankara bu 3 konuyu hemen gündeme taşıdı ve hızla girişimlerde bulundu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün öne aldığı Ermenistan’la ilişkileri normalleştirme çalışmaları, Heybeliada Ruhban Okulu tartışmaları ve Kürt açılımı gündemin ilk 3 sırasına oturtuldu. Başbakan Tayyip Erdoğan ise yerel seçim öncesinde Güneydoğu’da kullandığı sahte milliyetçi söylemden hızla uzaklaşıp ‘Görüşmem’ dediği DTP Lideri ve PKK temsilcisi Ahmet Türk’le buluştu. Bütün bunların yerli değil, dış destekli projeler olduğu açıktır! Abdullah Öcalan’ın avukatı ve “Asrın Hukuk Bürosu” elemanı Ömer Güneş’in şu önerileri, Başbakan Recep Erdoğan’ın ve AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat’ın projelerinin ilham kaynağı oluyordu:

1- “Hasan Cemal Formülü” gerekliymiş: “İlk adım olarak ellerin tetikten çekilmesi ve İttihatçı mason sabataist Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal’in de dikkat çektiği ‘potansiyel çatışmacıların birbirlerinin karşısına çıkmayacak bir biçimde mevzilenmeleri’ fazlasıyla önem arz etmektedir.” Yani TSK ile PKK iki ayrı devletin silahlı gücü sayılıp, karşılıklı ateşkes sağlanmalı!

2- Öcalan “Birleştiren Fenomen” olabilirmiş: PKK ve Kürtler üzerindeki etkisi zaten objektif olarak Öcalan’ı tartışmaların odağına taşımaktadır. Türkiye toplumunun Öcalan algısı şimdiye kadar “bölen fenomen” olmuştur. Ancak, barışa sunacağı katkıyla birlikte bu algı “birleştiren fenomene” de dönüşebilir.

Koşulları itibariyle çok ağır tecrit koşullarında bulunmasına rağmen, 10 yıldır barışın sağlanmasına dönük çaba içerisinde olmuştur. Dolayısıyla bu çabalar göz ardı edilmeden barışa katkı yapabileceği koşullar kendisine sağlanmalıdır. Yani APO resmen muhatap alınmalı!

3- Kuzey Irak bölgeyi zenginleştirirmiş: Bölgenin, Batı bölgeleriyle eşitsizliğinin giderilmesi için pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır. Zaten, Irak Kürdistan bölgesinde ortaya çıkan katma değerin bölge üzerinden Türkiye’ye kanalize edilmesi de bölgeye ekonomik anlamda önemli katkıları olacaktır. Ayrıca, Kürtlerin kendi kimlikleriyle siyaset yapabilmeleri, âdemimerkeziyetçiliğe geçilerek, yerel yönetimlere yetki devirlerinin sağlanması da gerekir.”

[Milliyet / 12 Ağustos 2009, sayfa 16]

 

Yani Irak’ın ve Kürdistan’ın hamiliğini Türkiye yapmalı, böylece Büyük İsrail, BOP eş başkanı olan Recep Erdoğan’a kurdurulmalı!

ABD “Kürt Açılımı”nın Mimarı mı?

ABD'nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Baykal'a bir ziyaret yapmıştı... Ama üzerinde pek durulmamıştı. ABD elçisi neden CHP'nin kapısını çalmıştı? Jefferey "ABD'nin görüşlerini aktardım" diye açıklamıştı. Ardından Baykal partisinin grup toplantısında bir konuşma yapmış ve özetle "ABD çekilirken ardında istikrarlı bir Irak bırakmak istiyor." buyurmuşlardı. Aslında bu söz her şeyi anlatmaktaydı.

Sıralarsak;

1-“Kürt meselesi” artık yerel bir konu değildir. Yıllardır “Kuzey Irak” diye bir gerçek vardır ve Irak'taki güvenlik zafiyeti ABD için önemlidir.

2-Türkiye Kuzey Irak'taki PKK varlığı nedeniyle o bölgeye müdahale etmektedir ve ilgilidir.

Bu da bölgedeki istikrarı olumsuz etkilemektedir.

3-Bu nedenle PKK'nın silahı bırakması gerekmektedir.

4-Bu ise bir projeyle ya da açılımla giderilebilir.

5-Ancak Türkiye'nin bu açılımı yapabilmesi için yalnızca hükümetin siyasi ağırlığı yetmemektedir. Buna bir devlet projesi, ya da bir parlamento desteği vermek gerekmektedir. MHP halkın havasını indirme rolündedir. Bu nedenle CHP kilit partidir. Çünkü ancak CHP gelişmenin içine katılırsa, parlamento ağırlığı meydana gelecek ve böylece hükümet daha rahat hareket edecektir. Bu nedenle ABD'nin Irak'taki çıkarı, Türkiye'nin geliştireceği "açılım" ya da "çözüm programıyla” doğrudan ilişkilidir. Evet, bütün bunları alt alta sıralayınca ABD elçisinin Baykal'ı ziyaretindeki amaç ortaya çıkmaktadır.” diyen Fatih Çekirge, Kürt açılımında, yani Türkiye Kürdistan’ının kurulmasında, CHP’nin AKP’ye destek vermesi gerektiğini, zaten bu talimatın ABD büyükelçisince kendisine iletildiğini; Amerika ve İsrail’in bölgedeki çıkarlarını korumanın kutsal(!) ve kaçınılmaz bir görev gibi görülmesini öğütleyerek, Hürriyet’in Yahudi havariliğini bir kez daha ispatlıyordu!

Kürt Açılımı Neyin Diyeti Olmaktaydı?

Ruhsar Şenoğlu’nun şu saptamaları önemli ve anlamlıydı:

Türkiye 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana en şiddetli krizini yaşamaktaydı. 18 milyar dolarlık “kaynağı belirsiz para” olmasaydı, Türkiye’de ne ekonomi kalırdı, ne AKP iktidarı!” Ekonomist ve siyasetçiler konuyla ilgili ayrıntılarda farklı tartışma yürütüyorlar ama yukarıdaki saptamada birleşiyorlardı. Bu, 18 milyar doların 12-13 milyar doları “kaynağı belirsiz” kara paraydı! Bütün bunların üzerine, 27 Temmuz- 5 Ağustos günlerinde, Borsa’yı yüzde 110 şişiren bir manipülasyon yaşandı. Para, doğrudan banka-holding hisselerine akmıştı. Ergenekon konusunda çeşitli defalar “hukuk içerisinde hareket edilmesini” isteyen “büyük sermayenin” kasasına “Sus Payı”ydı! Bu kara paranın doğrudan doğruya Obama’nın emriyle, CIA bağlantılı spekülatörler marifetiyle ve çeşitli kanallar üzerinden Türkiye’ye yönlendirildiği ortaya çıkmıştır. Piyasasın paraya doyurulması, 29 Mart yerel seçimleri öncesinde Tayyip iktidarıyla Fetullahçılar arasında kurulan mutabakatın bir parçasıydı. “Kürt Açılımı”ndan önce Recep Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki buzlar da eritilmeye çalışılmıştı.

 

ABD Patron, APO Taşeron, Erdoğan Piyon Konumunda!

Zira “Kürt Açılımı” Abdullah Gül’ün ABD’yle imzaladığı “2 sayfa 9 maddelik” gizli anlaşması içinde önemli bir yer tutmaktaydı. Gül’ün Sedat Sertoğlu ile röportajında itiraf ettiği, 2 Nisan 2003 günkü Vatan gazetesinde yayımlanan gizli anlaşmanın maddeleri şunlardır:

 

1. Türk askeri Irak’ın kuzeyinden çekilecek, sınır harekâtlarına son verilecek ve PKK’ya askeri harekât için ABD’den izin alınacak: Irak’ın kuzeyinde bulunan bütün Türk birlikleri ve Türk ordusuna bağlı özel kuvvetler, Türkiye sınırları içine çekilecek. Türk ordusu bundan böyle hangi gerekçeyle olursa olsun, sınır ötesi harekâtta bulunmayacak. PKK/KADEK’in Türkiye egemenlik alanı dışında takip ve bastırılması harekâtlarına son verilecek. Ayrıca PKK/KADEK’e karşı Türkiye Devleti’nin egemenlik alanı içinde yapılacak askeri harekâtlar için ABD askeri makamlarına bilgi verilecek.

 

2. Türkiye’ye ambargo ve askerî yaptırım tehdidi: Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa, ABD hükümeti, Kürt halkına karşı şiddet kullanıldığı ve soykırım uygulandığı çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecek. Bu durumda ABD gerekli gördüğü ambargo ve silahlı müdahale gibi siyasal ve askerî yaptırımları saklı tutacak.

 

3. ABD’nin İran ve Ortadoğu harekâtlarına aktif destek ve katılım: Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askerî harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askerî birlik verecek. Türk birliklerinin üst komuta yetkisi, ABD komutanlığında olacak.

 

4. Türk ordusunun asker ve silah gücünde indirim: Türk ordusunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD’nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecek. Özellikle tank ve ağır silahların miktarı düşürülecek, savaş uçağı sayısı sınırlanacak. Bütün silah ve cephane bundan sonra ağırlıklı olarak kısa menzilli taktik savunma kavramına (belgede “konsept” deniyor) göre ayarlanacak. Türkiye’de bulunan ABD ve NATO irtibat subaylarının görev alanları ve yetkileri genişletilecek.

 

5. Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak: Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve sözüm ona “Kürdistan” adı verilen kukla devlet, resmen ilan edildikten sonra, Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin kukla devletin kuruluşunu “savaş nedeni” sayan Millî Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak. (Kuzey Irak -”Kürdistan” sınırları içinde kalacak olan ve özellikle Kerkük, Musul ve Süleymaniye’deki Türkmenler, ABD tarafından güvenli bir şekilde başta Bağdat ve diğer Güney Irak şehirlerine nakledilecek. ABD yetkilileri göç edecek olan tüm Türkmenlere iş olanakları sağlayacak).

 

6. PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af ve PKK’nın yasallaştırılması: Abdullah Öcalan ve diğer 4 lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak. Etnik grupların yasal siyasete katılmaları önündeki bütün yasal kısıtlamalar ve engeller kaldırılacak. Af yasasıyla bağlantılı olarak PKK/KADEK’e yasal siyaset düzleminde yer alma olanağı sağlanacak, hapiste veya dağda bulunan yöneticilerin siyasal mücadeleye katılmaları için gerekli hukukî ve siyasal önlemler alınacak ve uygulanacak.

 

7. Güneydoğu belediyelerine özerklik ve federasyona geçiş: Kamu Reformu Yasası ve yeni Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılarak, Türkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek. Türkiye, 4 yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona geçecek.

 

8. Kıbrıs’ta Denktaş devre dışı bırakılacak, Annan Planı küçük değişikliklerle uygulanacak ve Ege’de Yunanistan’ın taleplerine esnek tavır alınacak: KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, “Arafat modeli” denen uygulamayla devre dışı bırakılarak, Kıbrıs’ta Annan Planı bazı küçük değişikliklerle hayata geçirilecek. Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçuş alanı daraltılacak, sık sık ortaya çıkan “it dalaşı” sorunu Yunanistan rahatsız edilmeden çözülecek.

 

9. Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması: Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecek ve iyileştirilecek. Sınır ticaretinde Ermeniler lehine düzenlemeler yapılacak. Ermenilerin Türkiye’ye gezilerindeki bazı kısıtlamalar kaldırılacak.

 

Gizli anlaşmanın uygulanması

 

Aradan geçen süreçte, 16 Temmuz 2003 tarihinde ortaya çıkarılan bu gizli anlaşmanın maddelerinin uygulanmış ya da uygulanmakta olduğunu görüyoruz:

 

1. Türk askeri Irak’ın kuzeyinden çekilecek, sınır harekâtlarına son verilecek ve PKK’ya askerî harekât için ABD’den izin alınacak: Türk askeri Kuzey Irak’tan çekildi. Sınır harekâtlarına son verildi. Ve izin alınamadığı için operasyon yapılamıyor.

 

2. Türkiye’ye ambargo ve askerî yaptırım tehdidi: Türk askerinin başına çuval geçirildi.

 

3. ABD’nin İran ve Ortadoğu harekâtlarına aktif destek ve katılım: ABD ve AKP iktidarı, işbirliği halinde, bu desteği sağlamak için Türk Ordusuna Şemdinli olayından bu yana operasyonlar yürütüyor.

 

4. Türk ordusunun asker ve silah gücünde indirim: İndirim tasarıları sık sık gündeme getiriliyor.

 

5. Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak: Resmen tanınması için ortam oluşturuluyor. Barzani-Talabani’nin durup durup küstah açıklamalar vermesi, Diyarbakır Belediyesi Başkanı Osman Baydemir’in Devlet’e meydan okuması ve özerklik istiyoruz açıklamaları.

 

6. PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af ve PKK’nın yasallaştırılması: Hazırlıklar yapılıyor. “Eve Dönüş Yasası” ile ilk uygulaması yapılmaya çalışıldı.

 

7. Güneydoğu belediyelerine özerklik ve federasyona geçiş: Kamu Reformu ve Yerel Yönetim Yasaları ile belediyeler özerkleştiriliyor. Federasyon hazırlanıyor. Güneydoğu Belediyeler Birliği, AB fonlarından ve AB ülkelerinden doğrudan para alıyor, doğrudan ilişki kuruyor. Bunun yasal dayanağı olarak “İkiz Sözleşmeler” Meclisten geçirildi. Ayrıca konuyla alakasız tavuklar çıkıp (Kenan Evren gibi), eyalet olsun diye çığırıyorlar.

 

8. Kıbrıs’ta Denktaş devre dışı bırakılacak, Annan Planı küçük değişikliklerle uygulanacak ve Ege’de Yunanistan’ın taleplerine esnek tavır alınacak: Denktaş devre dışı bırakıldı. Annan Planı’na teslim olundu. Ege’de esnemeler başladı. Onay verilen AB Müzakere Çerçeve Belgesi ile Türkiye’nin bazı sınırlarının “ihtilaflı” olduğu kabul edilerek bu “sınır ihtilaflarının” ve “ihtilaflar” kapsamında Ege sorununun Lahey Adalet Divanı’na götürülmesinin önü açıldı.

 

9. Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması: Hazırlıklar gündemde. Ermenistan hava koridoru açılarak 70 bin Ermenistan vatandaşının Türkiye’de kaçak çalışmasının önü açıldı. Ayrıca benim son aldığım istihbarata göre Ermenistan Sınırı gizli olarak açılmış ve ticaret başlamıştır.

 

Abdullah Gül’ün ABD ile yaptığı bir “hizmet sözleşmesi” kabul edilebilecek bu “Gizli Plan”, ABD’nin Müslüman halkların yaşadığı 24 ülkeyi bölen Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türkiye ayağını oluşturmaktadır.

 

17 Temmuz 2003'te Filistin Dışişleri Bakanı Nebil Saat ile görüşen Abdullah Gül, Amerika ziyaretini açıklamaya çalışırken, 2 Nisan 2003'te Powell ile yaptığı anlaşmaya ilişkin önemli bir ayrıntıyı da itiraf etmiştir. Açıklama şöyledir: “Tezkerenin reddinden sonra Powell’in Türkiye’ye yaptığı ziyarette bölgede yapılması gerekenleri beraber kararlaştırdık.”

 

13 Mart 2006 günü AKP’nin Kızılcahamam toplantısında milletvekillerine verilen brifingde konuşan Abdullah Gül; “Biz İran’ın nükleer programıyla ilgili olarak BOP kapsamında ABD ile birlikte hareket edeceğiz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek” demiştir. Görüldüğü gibi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 24 ülkenin haritasını yeniden çizmek amacını güden Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev aldıklarını açıkça itiraf etmiştir. ABD tarafından NATO toplantılarında duvarlara yansıtılan ve Türkiye’yi bölünmüş olarak gösteren bu BOP haritasının oluşturulmasında ABD ile birlikte hareket ettiklerini şöyle açıklamıştır: “ABD ile ilişkilerimiz önemlidir. Dünyanın süper gücünün gündem maddeleri bizim de gündem maddelerimizdir. Aramızdaki işbirliğinin stratejik boyutta olmasının anlamı, bu meselelerde ulaşılması gereken hedeflere ilişkin görüşlerimizin örtüşmesidir”

[19 Ocak 2007]

 

Abdullah Gül bunları, kendisinin ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde “eş başkan” olarak görevli olduğunu açıkça kabul eden, Diyarbakır’ı Irak’ın kuzeyinde oluşturulan “Kukla Devlet”in merkezi yapacaklarını ilan eden Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarıyla birlikte ve dayanışma içinde yapmıştır.

 

5.Madde: Kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak.

6.Madde: PKK’ya af çıkarılacak ve PKK yasallaştırılacak.

7.Madde: Güneydoğu belediyelerine özerklik sağlanacak ve Türkiye adım adım federasyonlara ayrılacak.

 

Apo: “Kürt Toplumu Ana Dilinde Eğitimini Ve Öz Savunmasını Yapacak, Özel Savunma Gücünü Oluşturacak” diyordu!

Apo: Devlet ve Demokratik Kürt Ulusu: Benim çözüm modelim şudur: Devlet olacak, diğer tarafta da demokratik Kürt ulusu olacak. Kürtler devletin varlığını tanıyacak, kabul edecek. Devlet de Kürtlerin demokratik ulus olma hakkını kabul edecek. Böylece orta bir yerde buluşacak, uzlaşacaklar. Sonra devlet isterse yine her yerde bayrağı olacak, isterse her yere hizmet götürecek, isterse her yerde Türkçe öğretecek.

Apo: Kürtlerin Meclisi ve Öz Savunma Gücü Olmalıdır: Kürtlerin her alanda örgütlenmesinin önü açılacak, Kürtler demokratik bir ulus olarak varlık kazanacak. Kendi sporunu, eğitimini, dini örgütlenmelerini, meclisini, belediyelerini yapabilirse kendisi yapacak, kuracak. Hatta kendi öz savunması bile olacak. Kendi ihtilaflarını çözecek bir savunma gücü olacak.

Kürtler, kendini demokratik bir şekilde örgütleyecek, savunacak. Bu süreçte önümün açılması için, bunu hep beraber yürütebilmemiz için koşullarımın düzeltilmesi lazım.

Türkler ve Kürtler Yan Yana Bulunmalıdır: Her şey tepeden tırnağa değişmek durumunda. Toplumun yeniden yapılandırılmasından, en küçük hücresine kadar değişimden, demokratik toplumdan bahsediyorum. Anadilde eğitimden, kültürden bahsediyorlar. Benim çözümümde Türkler de Kürtler de kendi dillerini, kültürlerini, tarzlarını ortaya koyacaklar, ikisi de yan yana olacak. Toplum kendi demokratik işleyişini, öz yönetimini, eğitimini, hatta öz savunmasını yapılandıracak. Devlet buna engel olmayacak.

Apo: Gülen’le Yaklaşımlar ve Ortak Çalışmalar Olması Doğaldır: Fethullah Hoca’yı takip ediyorum, okuyorum. Olumsuz değerlendirmiyorum. Kürdistan’da okulları cemaatleri var, örgütlüler. Demokratik temelde, karşılıklı yaklaşımlar olabilir.

 

Eski Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök, Abdullah Öcalan’la aynı şeyleri savunuyordu!

‘Bir Soru Üzerine: Anayasa’nın 66. maddesinde bir tanım var. Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür, diyor. Bu maddenin değişmesi gerektiğini savunanlar var. Siz ne diyorsunuz?

- “Atatürk’ün söylediği bir söz vardır. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına, Türk milleti denir. Böyle bir tarif yapar. Ne Mutlu Türküm diyene sözünden de anlaşıldığı gibi Türk bir genel “sıfat kelime” olarak ifade edilmiştir. Türk kelimesi etnik kökeni ifade amacıyla değil, bir genelleme yaparak, kimseye bir ayrıcalık atfetmeksizin bütün Türkiye vatandaşlarını kastederek kullanılmıştır. Kelimenin lafzını değil anlamını, manasını dikkate almak lazım. Anlamında halk ikna edilmelidir. Bu kelime kullanılıyor ama anlamı budur denmelidir.”

 

“Amerikan GLADIO’sunun Türkiye Ayağı!”

Türk-Amerikan savunma işbirliği anlaşması gereği Türkiye’de bulunan ve ODC (Office of Defence Cooperation) adı verilen birim GLADIO’nun faaliyetlerine perdelik yapmaktaydı. ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’nin ise “Stay Behind”ın (Süper NATO), bir başka deyişle Amerikan GLADIO’sunun önemli isimlerinden biri olarak tanınmıştı. Bu nitelikte birinin Ankara’ya büyükelçi atanması, o dönem “Amerikan yönetiminin Türkiye’de daha saldırgan bir politika izleyeceği” yorumlarına yol açmıştı. Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin “Türkiye” başlıklı bölümünden; “Presidency Conclusions” yani kesinleşmiş BAŞKANLIK kararı… Yani Ortadoğu’da tek merkezli yeni bir devlete doğru yaklaşılmaktaydı. Madde.23’te: “…müzakerelerin yalnız Türkiye’yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini… Müzakereler sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacağına ….” Kayıtları yer almaktaydı.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Meclis Grup toplantısında hamasi nutuklarla yürek dağlaması, Başta Bülent Arınç ve diğer Milletvekillerinin duygulanıp ağlaması. Samanyolu TV, Kanal 7 ve diğer yandaş yağcıların bu samimiyetsizliği sırıtan gözyaşlarını döne döne ekrana taşıyıp aktarması, bize Fetullah Gülen’i hatırlatmıştı. O da bir zamanlar salya-sümük çok ağlamıştı ama sonunda kaçıp Amerika’ya ve Siyonist tanrısına sığınmak zorunda kalmıştı. Artık ağlamayı da bıraktı.

 

Apdullah Öcalan İsrail’in Siyonist emellerini gerçekleştirebilmek için Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı dinsiz devletin başına geçirilecek! Neden? İsrail’in denetlemesine ve korumasına ihtiyaç duyacak bir devlet başkanı olması gerektiği için!

 

Coca Cola da namazla alay ediyor ama kimse umursamıyor! Mason Mustafa Kemal deseydi, içirtmezlerdi. Ama Coca Cola ayrı değil mi? O içecek. Biz Sözde Müslüman kâfirlerin her şeyi farklı nasıl olsa!

 

Mason Mustafa Kemal’den sonra Genel Kurmay Başkanı olan herkes tanrılık yapıyor değil mi? Mustafa Kemal’den sonra cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, ilk iş olarak Mustafa Kemal’in Kuran’a küfretmek için kendi resmiyle bastırdığı paralardaki resimleri değiştirerek kendi resmini koydurdu!

 

İsmet İnönü Kendi zamanında “tanrı uludur, tanrı uludur, tanrıdan başka yoktur tapacak” şekliyle ezan okutturmaya devam ediyor. Bir taraftan da “Kâbe Arabın olsun, bize gerekmez, bizim Çankaya’mız var’’ diye şiirler yazdırıyor.

 

Türkiye’nin 4 bir yanında minarelerden Türkçe ezan yükselirken, bir yandan da bütün meyhanelerin bütün gramofonlarında Sadettin Kaynak şakımaya başlıyor: “Devlet millet için durmayarak çağlayan. Yurdu demir ağlarla Ankara’ya bağlayan. İnönü’dür İnönü, başbuğumuz, babamız. Onun mesut gününde rahat rahat yaşarız. İnönü emrederse kabımızdan taşarız. ALLAH ALLAH diyerek engelleri aşarız!”

[Odeon Plakları, seri no. la270479b]

 

Mason Mustafa Kemal ezanı kendisi için değiştiriyor, İsmet İnönü de kendisi için şarkı bestelettiriyor.

 

Kurtuluş Savaşı sırasında Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı 27 Ağustos 1919 tarihli mektubunda “Bütün memleketi parçalamadan bir Amerikan himayesini kabul etmek, yaşayabilmek için tek çaredir” diyen İsmet Paşa! Amerikan mandasını, Amerikan sömürgesini isteyen İsmet Paşa! Cumhurbaşkanlığı sırasında Türkiye’yi Amerika’ya satan İsmet Paşa!

 

Avrupa’da göç eden insanların oluşturduğu kolonilerin birleşmesiyle, yavaş yavaş dünya sahnesine çıkmaya başlayan ABD, 1700’lü yılların sonlarına doğru, gemilerini koruyabilecek güce sahip değildi. 25 Temmuz 1785’te, Atlantik’te, Cezayir açıklarında, ABD bayrağı taşıyan ilk gemi, Akdeniz’e hala hâkim olan Osmanlı Donanması tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston Limanı’na bağlı, Kaptan Isaak Stevens’ın idaresindeki “Maria” idi. Arkasından, Philadelphia Limanı”na bağlı, Kaptan O’brien’in “Dauphin” isimli gemisi de aynı akıbete uğradı.1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti. Amerikan Kongresi, 27 Mart 1794 yılında, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için, Başkan George Washington’a 700 bin altına yakın harcama yetkisi verdi. Osmanlı Donanması’nın denizlerde oluşturduğu tehdit sayesinde, ABD donanmasının temelleri atılıyordu. 5 Eylül 1795’te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmaya mecbur oldu. Bu antlaşmaya göre ABD, Cezayir’deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik’te, gerekse Akdeniz’de ABD bayrağı taşıyan hiçbir gemiye dokunulmaması karşılığında, 642 bin altın ve yılda 12 bin Osmanlı altını yani 216 bin dolar ödeyecekti. Dili Osmanlıca olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koydular. Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış oldu. Bu antlaşma, ABD’nin kuruluşundan itibaren, 2 yüzyıldan fazla süren tarihi boyunca, yabancı bir dille imzalanan tek antlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir. Anlaşmanın önemini artıran başka hususlarda vardır. Birincisi; bu antlaşma, ABD’nin tarihinde imzaladığı, kendi dilinde olmayan tek uluslar arası anlaşma, Osmanlıcadır ve ABD’nin tarihte vergi vermeyi kabul ettiği tek ülke Osmanlı İmparatorluğu’dur. İkincisi ve ilginç olan diğer bir konu ise; ABD Başkanı George Washington’un, Osmanlı İmparatoru tarafından muhatap görülmemesi ve anlaşmanın, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir eyalet olan, Cezayir Beylerbeyi tarafından imzalanmış olmasıdır. Anlaşma fermanları halen İstanbul’daki Deniz Müzesi’nde ve Washington Müzesi’nde sergilenmektedir.

 

Kendini peygamber ilan eden, kendini tanrı ilan eden Mason Mustafa Kemal, sözde cumhuriyeti, gerçekte diktatörlüğünü kurduğu dönemde; bütün Osmanlı arşivlerini çöp diye Bulgaristan’a gönderiyor! Daha sonra bazı belgeler Bulgaristan’dan para karşılığında geri alınıyor! Mason Mustafa Kemal’den sonra cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü; daha Kurtuluş Savaşı’ndayken Amerikan mandacılığını savunan İsmet İnönü Türkiye’yi Amerika’ya satıyor.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun kimilerinin gerileme, kimilerinin çöküş devri diye bildiği bir dönemde, şu anda dünyanın süper gücü olarak görülen ABD’yi, bu şekilde vergiye bağlayan Osmanlı nerede? Her konuda ABD’den onay almak zorunda kalan veya Buna mecburmuş gibi davranana Kemalist Putperestler ülkesi nerede?

 

18 yıl boyunca Türkiye’de Türkçe ibadet yapmadıkları için işkence yapılması, zulüm yapılması.

 

Bundan 58 yıl önce Adnan Menderes’in “söz milletindir” diyerek iktidara geldiği andan itibaren, 27 yıl süren tek partili yönetim devri son bulmuştur.

 

10 yıllık görev süresi içinde Türkiye’nin ekonomisini düzelten Adnan Menderes, dış devletlerin ve CHP’nin askeri yönlendirmeleri sonucunda yapılan askeri darbeyle asılmıştı. Yerine seçilen ve Demokrat Parti’nin devamı olduğunu söyleyen hükümet; asılan Adnan Menderes’e itibarını geri vermiştir. Adnan Menderes asıldıktan sonra itibarı geri verilmiştir!

 

Liderlerinizi öldürmedikçe, dünyanızda kötüleriniz varis olmadıkça kıyamet kopmaz.

[Kıyamet Alametleri, sayfa 141]

 

Adnan Menderes’in Demokrat Parti’yle iktidara gelmesiyle Mason Mustafa Kemal’in okutturduğu Türkçe ezan kaldırıldı ve ezan Arapça olarak okunmaya başlandı!

 

Mason Mustafa Kemal; cumhuriyetin ilanından sonra kurduğu İstiklal Mahkemelerinde “Dini kendi emellerine alet eden âlimler” dedirterek Türkiye’deki âlimleri, sorgusuz sualsiz, yargılamadan astırdı! Mason Mustafa Kemal kendini hem peygamber, hem tanrı ilan etti! 1932’den 1938’e kadar Türkçe ibadet yapmayanlara işkence ettirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın ardından gelen Kemalist köpekler de bu işkenceye 12 yıl devam etti. 1950 yılında başa gelen Adnan Menderes Türkçe ibadeti kaldırdı, yerine Arapça ezan okutturdu.

 

İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların hepsi Kuran okur, ibadete çalışırlar ve dini bozmakla uğraşırlar. Lakin bilmedikleri yönden kâfir olurlar ve okumalarına ve ilimlerine bedel rızık alırlar ve dünyayı din karşılında yerler. İşte bunlar kör deccalın avenesi olacaklardır.

[Ravi: Hz. İbn-i Mesud Radıyallahu Anh, Ramuz-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

 

Türkiye’de 1950 yılında ezan Arapça okummaya başlandı. Ama bu dönemden sonra, hükümleri bilmeyen, Kuran okuyan ama okuduklarıyla hükmetmeyen, Mustafa Kemal’in kanunlarıyla yönetilen kâfir bir nesil ortaya çıktı. Kâfir olan bir nesil, putperest olan bir nesil ortaya çıktı. Dünyayı din karşılığında yiyen bir nesil ortaya çıktı! Kör deccalın avenesi olan bizler ortaya çıktık! Neden? Masonların Siyonist emellerini gerçekleştirmek için çalışan Mason Mustafa Kemal böyle istedi çünkü!

 

Hafız; kelime anlamı olarak Kuran’ı tamamen ezbere okuyanlara denir. Mason Mustafa Kemal’in dilinde, âlimleri astıran Mustafa Kemal’in zihniyetiyle yönetilen Türkiye’de Kuran’ı baştan sona okumuş olana “hafız” deniliyor!

 

İnsanlara bir zaman gelecektir ki; Kuran’ın yalnız resmi, İslam’ın yalnız ismi kalacaktır. Onlar İslam’dan en uzak insanlar oldukları halde, İslami isimlerle isimlenecekler, camileri çok olduğu halde hidayet yönünden harap olacaktır.

[Hâkim; Deylemi; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 27]

 

“İnsanlara bir zaman gelecektir ki; Kuran’ın yalnız resmi, İslam’ın yalnız ismi kalacaktır.” Bizim her şeyimiz lafta kalmış! Müslümanlığımız bile lafta kalmış. Neden? Büyüklerden, babalardan böyle gördük!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Dediler: Hayır ancak atalarımızı böyle yapar halde bulduk. Sadakallahül-Azıym.

[Şuara Suresi, 74. ayet]

 

Hani hep “biz babadan, atadan böyle gördük” diyoruz ya!

 

Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resulullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar, ya cehennem kömüründen başka bir şey olmayan ölmüş atalarıyla övünmekten vazgeçerler yahut da Allah katında, burnuyla bok sürükleyen bok böceğinden daha adi bir dereceye düşerler.

[Ebu Davud, Edeb 120, (5116); Tirmizî, Menakıb (3950, 3951); Ahmed b. Hanbel, II, 361, 524; Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 16/392-393; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/29.]

 

Öyle milletler gelecek ki, ölmüş babaları ile övüneceklerdir. İşte onlar cehennemin kömürleridir. Ve onlar, Allah katında pisliği burnu ile yuvarlayan böceklerden daha basittir! Allah sizden cahiliyet devrinin övünmesini ve babalarla büyüklenmeyi kaldırmıştır.

 [Tirmizi; Beyhaki; Ebu Davud]

 

Ebû Davud et-Tayalisrnin Müsned'i ile Şuabü'l-İman'da bu konuda İbn Abbas'dan rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir: "Cahiliyet hali üzere ölmüş olan babalarınızla övünüp durmayın. Varlığım elinde olan Allah'a yemin olsun ki, bok böceğinin burnuyla yuvarlamış olduğu pislik cahiliye (adeti) üzere ölen babalarınızdan daha hayırlıdır."

[Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 16/393-394]

 

“Onlar İslam’dan en uzak insanlar oldukları halde!” Ahir zamanın en büyük hamamı olan, içinde şirk, küfür, her türlü sihrin bulunduğu, her türlü zinanın bulunduğu; Aleyhisselatu Vesselam Efendimize indirilene, Kuran’a küfretmek pahasına izlediğimiz televizyonlarla; üstünde resim bulunan kullandığımız ve daha çok kazanabilmek için her şeyi yaptığımız paralarla, şeytanın okuma kitabı olan şiirleri okuyan, şeytanın ezanları olan; ilahileri, türküleri, kasideleri, fasılları, şarkıları dinleyen; üstüne bir de Müslüman olduğunu iddia eden biz cehennemlikler sözde Müslüman kâfirler!

 

“İslami isimlerle isimlenecekler!” Kuran’da geçen kelimelerle, peygamberlerin isimleriyle isimleniyoruz değil mi? Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in ismi; “Muhammed” yerine “Muhammet” oluyor. “Mahmud” ismi “Mahmut” oluyor. “Ahmed” ismi “Ahmet” oluyor.  Hz. Hadice Radıyallahu Anha’nın ismi “Hatice” oluyor, Hz. Fatıma Radıyallahu Anha’nın ismi “Fatma” oluyor. Hz. Aişe Radıyallahu Anha’nın ismi “Ayşe” oluyor.

 

Tabi kâfir ismi verdiklerimiz de var! Büyük çoğunlukla İslami terimlerle isimleniyoruz! Çocuklarımıza yeni isimler bulabilmek için; değişik isimleri olsun diye; İslami terimlerle isimlendiriyoruz çocuklarımızı!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “çok nurlu, dini dünyaya alet etmeyen, ermiş, manevi kudret ve kuvvet sahibi” anlamında olan, aynı zamanda ALLAH’ın bir ismi olan Aziz’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “put” anlamında olan, Bahar’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “bela, musibet” anlamında olan Beyza’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “Kuran ve iman için mücadele eden” anlamında olan Cahit’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ALLAH yolunda savaşma” anlamında olan Cihat’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ALLAH’ın isimlerinin tecellisi; yani ilahi mukadderatın, kaderin gerçekleşmesi” anlamında olan “cilve” kelimesine; naz eklenen Cilvenaz’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Arap Alfabesinin ilk harfi olan Elif’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ALLAH’ın emri” anlamında olan, Emrullah’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “doğrudan doğruya Kuran’dan ders alıp veren Evliyaullah” anlamında olan, Feride’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ALLAH’ın feyzi, bolluğu, bereketi” anlamında olan Feyzullah’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “büyü” anlamında olan Füsun’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “İslam, hakkı hak, batılı da batıl olarak görüp doğru yola girmek” anlamında olan Hidayet’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “kalbin bütün kuvveti ile ALLAH’a inanması” anlamında olan Himmet’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ilah’lık, ALLAH’lık, ALLAH’ın kainâttaki tasarruf ve hâkimiyeti ile herşeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi” anlamında olan Hüdayi’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “dinin keskin kılıcı” anlamında olan Hüsamettin’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ALLAH’ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip, Levh-i Mahfuz’da yazması, ilahi takdir” anlamında olan Kader’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ALLAH’ın ezeli kuvveti” anlamında olan Kudret’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “cehennemden kurtulmuş, cennetlik” anlamında olan Naci’lerle, Naciye’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “Kuran, iman, İslamiyet, peygamber” anlamında olan Nur’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “mübarek ayların en önemlisi ve üç ayların sonuncusu, Kuran’ın indirilmeye başlandığı oruç ayı” anlamında olan Ramazan’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “secde eden, ALLAH’a başını yere koyarak dua eden” anlamındaki Sacit’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “kâfirlerin taptıkları heykel, put, putperestlerin ilahı” anlamında olan Sanem’lerle isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “üç ayların ikincisi” anlamında olan Şaban’larla isimlendiriyoruz!

 

Çocuklarımızı Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ALLAH’ın kılıcı, ALLAH’ın askeri” anlamında olan Seyfullah’larla isimlendiriyoruz!

 

 

“İnsanların camileri görünüşte çok olduğu halde, süslenmiş, bezenmiş olduğu halde hidayet yönünden harap olacaktır.” Bizler doğruluktan, islamdan, hakkı hak, batılı da batıl olarak görmekten, delaletten uzaklaşmaktan mahrum olan cehennemlik sözde Müslüman kâfirleriz!

 

İnsanlara bir zaman gelir ki Kuran bir vadide, insanlar başka bir vadide olurlar.

[Hâkim; Tirmizi; Son Zamanlarla İlgiliHhadisler, sayfa 25]

 

“Kuran bir vadide, insanlar başka bir vadide olurlar.” Bizler Kuran’ı okuduğumuz halde, Kuran’ın hükümleriyle hükmetmiyoruz! Kuran’ın, İslam’ın, ALLAH’ın hükümlerini hiçe sayıyoruz!

 

Yarın mahşerde, bizlere ne buyrulacak biliyor musunuz? “Madem Kuran’ı okudunuz, okuduklarınızla neden amel etmediniz? Neden okuduklarınızla hükmetmediniz? Madem Kuran’ın hükümleriyle hükmetmediniz, Kuran’ı, ALLAH’ın kitabını neden okudunuz?” buyuracaklar biz cehennemlik sözde Müslüman kâfirlere!

 

İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, onların yüzleri insan yüzü, kalpleri şeytan kalbidir. Kan dökücüdürler, çirkin hareketlerden kaçmazlar. Eğer sen onlara tabi olursan seni gözetirler. Eğer onlara güvenirsen, sana ihanet ederler. Onların çocukları ahlaksız, gençleri utanmaz olur. Yaşlıları ise iyiliği emretmez, kötülüğü sakındırmaz olur.

[Hatib; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 23]

 

İnsanların, dinden olmayan şeyleri dindenmiş gibi gösterip kabul ettirmeye çalışanların görüşlerini benimseyip farkında olmadan ALLAH’a ortak koştukları, ilmi geçim için öğrendikleri, dinlerini dünyalıklarına alet ettikleri bir zaman gelecektir.

[Deylemi; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 68]

 

“İnsanların, dinden olmayan şeyleri dindenmiş gibi gösterip kabul ettirmeye çalışanların görüşlerini benimseyip farkında olmadan ALLAH’a ortak koştukları bir zaman gelecektir.”

 

1950 yılında Türkiye’de Başbakan olan Adnan Menderes Türkçe ibadeti kaldırdı, yerine Arapça ezan okutturdu. Kemalist köpekler, 18 yıl Türkçe ibadet adı altında; ALLAH yoktur dedirtemediler. Daha sonra Arapça ibadete izin verildi. Ama dinin hükümleri değiştirildikten ve Kuran’ı anlamayan bir nesil ortaya çıktıktan sonra izin verildi!

 

Hiç şüphe yok ki, İslam’ın usulleri birer birer bozulacak. Birisi bozulduğunda halk ötekine hücum edecek. İlk evvela "hükmü" kaldıracaklar, en sonra da "namazı" bozacaklar.

[Ravi: Hz. Ebu Ümâme Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 346]

 

Kâfirler bile islami film çektiklerinde; Kuran’dan ayetler söylenirken ayetin başında “Bismillahirrahmanirrahiym”, ayetin sonunda “Sadakallahül-Azıym” dendiğini biliyorlar. Ama bizim Kemalist Putperestler Türkiye’sinin din kitaplarında, ilmihallerde ayetlerin başında “Bismillahirrahmanirrahiym”, ayetlerin sonunda “Sadakallahül-Azıym” yazılmıyor, denilmiyor. Buradan şu anlam çıkıyor! Kemalist Putperestler Türkiye’sinde Kuran’ın ayetleri, başka bir kitaba yazıldığı zaman ALLAH’ın ayeti, sözü olmaktan çıkıyor demek ki! Bu yüzden Kemalist Putperestler Türkiye’sinde kitaplara yazılan ayetlerin başına “Bismillahirrahmanirrahiym”, ayetlerin sonuna “Sadakallahül-Azıym” yazılmıyor demek ki!

 

“Namaz sureleri” demişler değil mi? Kuran’da bulunan en kısa 10 sureyi seçmişler ve “namaz sureleri” demişler biz sözde Müslüman kâfirlere! Ezberlemesi kolay olduğu için Kuran’daki en kısa 10 sureyi “namaz sureleri” demişler bizlere! Biz gafillerde namazda bunlar okunur hesabı bunları okuyoruz sadece.

 

Namaz’da rükûdan doğrulurken “Semiallahu limen hamideh, Allhümme Rabbena lekel hamd, ALLAHU EKBER” dememiz gerekirken; “Semiallahu limen hamideh, ALLAHU EKBER” diyoruz değil mi?

 

Namazda selam verirken ‘’Esselamü aleyküm ve rahmetullahü ve berakatühü’’ dememiz gerekirken ‘’Esselamü aleyküm ve rahmetullah’’ diyoruz değil mi?

 

Kuran’a küfretmek için izlediğimiz televizyonların bulunduğu evlerimizde, Kuran’a küfretmek pahasına; parçalamamız gerekirken, çektirdiğimiz resimlerin bulunduğu evlerimizde kıldığımız namazları bile yanlış kılıyoruz!

 

Arap Alfabesi’ndeki okunuşlarının; dilimizde karşılığı olmadığı için, Türkçe okunuşlarıyla okuyarak kılıyoruz!

 

Kuran’a küfretmek için baktığımız televizyonlarda, Arapça konuşanların çektiği dini filmlerde; insanlar namaz kılarken kesiyorlar değil mi o bölümleri? Ya da namazı bizden farklı kıldıklarını fark etmeyelim diye seslerde “bip” diye kesinti oluyor, Kâbe’de namaz kılınırken canlı yayında yayınlıyorlar değil mi bazen? Bizim söylemediğimiz bir şey olduğunda bir hışırtı oluyor ya da kesiyorlar. Sözde Müslüman kâfir bizler anlamasın diye, kesiyorlar!

 

Cemaatle namaz kılıyoruz değil mi birde? Üzerinde resim olan nüfus cüzdanlarıyla, resim bulunan paralarla, resim bulunan kıyafetlerle namaz kılıyoruz! Kuran’a küfrederek namaz kılıyoruz!

 

İmamla, cemaatle namaz kılıyoruz bir de!

 

Bera Radıyallahu Anh anlatıyor: “Biz Resulullah Aleyhisselatu Vesselam ile birlikte namaz kılarken, Resulullah ‘Semiallahu limen hamideh’ deyince, bizden hiç kimse, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam alnını yere koyuncaya kadar, sırtını eğmezdi.

[Buhari, Ezan 52, 91, 133; Müslim, Salat 198, (474); Ebu Davud, Salat 75, (620, 621, 622); Tirmizi, Salat 208, (281); Nesai, İmamet 38, (2, 96); Kutub-i Sitte 2801. hadis]

 

Bizler; imam “Semiallahu limen hamideh, ALLAHU EKBER” der demez secdeye gidiyoruz değil mi? İmamın secdeye gitmesini beklemiyoruz!

 

Ebu Hüreyre Radıyallahu Ahh’dan rivayet edildiğine göre Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “Sizden biriniz, imamdan önce başını rükû ve secdeden kaldırdığı zaman, ALLAH’ın [başınızı] eşek başına çevirmesinden korkmuyor mu?

[Buhari, Ezan 53; Müslim, Salat 114-116; Tirmizi, Cum’a 56; Ebu Davud, Salat 75; Nesai, İmamet 38; İbn-i Mace, İkame 41; Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, 1755. hadis]

 

İmam “Semiallahu limen hamideh” derken, rukudan doğruluyoruz ve hemen secdeye gidiyoruz, imamdan önce, imamla beraber fark etmiyor bizim için. Yarın mahşerde başlarımız eşek başına çevrilmiş umurumuzda mı? Biz namaz kılmış olalım yeter!

 

İmamın “önce sağına ve sonra soluna” selamını verdikten sonra bizlerin “önce sağa, sonra sola” selam vermemiz gerekirken, imam sağına selam verirken sağa, soluna selam verirken sola selam veriyoruz değil mi? İmamın selamını bitirmesini beklememiz gerekirken imamla birlikte selam veriyoruz!

 

O kadar eğitimleri var ama değil mi? Dini eğitimleri var. Mason Mustafa Kemal’in din âlimlerini İstiklal Mahkemeleri’nde astırmasından sonra, Hindistan’daki Müslümanların Halife’nin korunması için gönderdiği yardım paralarını kendine ayırdıktan sonra, İslam’ın hükümlerini bozmak için Hafız Yaşar’a ödemeler yapan Mustafa Kemalin lisanıyla; kendini hem peygamber, hem tanrı ilan eden Mustafa Kemale tapan putperestlerin oluşturduğu eğitim sistemiyle eğitiliyor imamlar!

 

İmam selamını bitirdikten sonra “sesli” olarak selam vermemiz gerekirken; bizler imamla beraber, selamını bitirmeden “sessiz” olarak, içimizden selam veriyoruz değil mi?

 

Kuran’ı makam ile okuyan bir imamın arkasında kılınan namazın tekrar kılınması gerekir.

[Halebi]

 

İmamlar Kuran’ı namazda bile makamlı okuyor değil mi? Kuran’a küfretmek için üzerimizde bulundurduğumuz resimlerle, şeytanın ezanı olan müzikleri dinlediğimiz cep telefonlarıyla kıldığımız namazlarda imamlar sureleri makamlı bir şekilde okuyor!

 

Namazı imamla yani cemaatle kılarken, imamla “tekbir” aldıktan sonra, imam okurken biz okumayız değil mi bir de? Hanefi Mezhebi’nin İmamı olan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin fetvası böyle çünkü!

 

İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin fetvasına gelelim.

 

İmam-ı Azam Ebu Hanife öğrencileriyle sohbet ederken yanlarına 3 adam gelir. Adamlar “ALLAH’tan korkmuyor musun ey Ebu Hanife? Verdiğin fetvalarla Müslümanları yoldan çıkarıyorsun” derler. İmam Ebu Hanife’nin öğrencilerinden biri adamlara dönerek “Sen nasıl oluyor da yüce imamla böyle küstahça konuşabiliyorsun, söyle bakalım?” diye sorar. İmam Ebu Hanife öğrencilerine “sakin olmalarını” söyler. İmam Ebu Hanife “İnsanların her zaman kendilerine ALLAH korkusunu hatırlatacak birilerine ihtiyacı vardır” der. Adamlardan biri İmam Ebu Hanife’ye “Be adam, sen nasıl olurda cemaat namaz kılarken, imam Kuran okursa, arkasında namaz kılanların Kuran okumasına gerek yok dersin? Evet, bunu neye dayanarak söylüyorsun?” diye sorar. İmam Ebu Hanife adamlara “Sizin niyetiniz sadece inatlaşmak mı? Yoksa doğruyu kabul etmek mi? Onu söyleyin” der. Adamlar: “Biz senin hangi delile dayanarak konuştuğunu öğrenmek istiyoruz. Tabiki bir delilin varsa istiyoruz” derler. Bunun üzerine İmam Ebu Hanife “Tartışma ve müzakere bu şekilde olmaz ama aranızdan birini seçin ve ben bu hususta onunla tartışma yapayım, tamam mı?” diye sorar. Adamlar kabul eder ve “Aramızdan Müslim bin Yasir’i seçiyoruz” derler. İmam Ebu Hanife “Ben Müslim bin Yasir ile tartıştığım zaman, sizinle tartışmış sayılır mıyım?” diye sorar. Adamlar “Evet” diyerek onaylarlar. İmam Ebu Hanife “Müslim bin Yasir ikna olduğunda, sizler de ikna olmuş sayılacak mısınız?” diye sorar. Adamlar “Evet” diyerek onaylarlar ve “Müslim bin Yasir’in sözü bizim sözümüz, onun görüşü bizim görüşümüz, o bizim adımıza konuşacak” derler. İmam Ebu Hanife “Namazdaki imamda işte aynen böyledir, imamın okuyuşu, sizin okuyuşunuzdur. İmam arkasındakilere vekalet etmektedir aslında.” diyerek verdiği bu fetvanın açıklamasını yapar.

 

İmam Ebu Hanife’nin fetvası bu şekildedir. İmam Ebu Hanife fıkıh ilmine yönelmeden önce; bir gece yatağından fırlayarak uyanır.  Bir rüya gördüm, Fesubhanallah, neydi o, neydi o!” diyerek bağırır. Eşi, İmam Ebu Hanife’ye “Anlam çıkarmaya çalışma, bugünlerde kendini çok fazla yoruyorsun. Bütün gün, dükkânda çalışıyorsun. Daha sonra, ders ve ilim halkalarına katılıyorsun. Sadece bir kaç saat uyuyabiliyorsun” der.

İmam Ebu Hanife “Subhanallah, Subhanallah, Subhanallah-ül melik-ül kuddüs, meleklerin ve Cebrailin Rabbi! Gökleri ve yeri izzet ve kudretle yücelttin.” diyerek dua eder. Eşi İmam Ebu Hanife’ye “Kendini biraz toparla ve bana ne gördüğünü anlat” der. İmam Ebu Hanife gördüğü rüyanın etkisinden hala kurtulamamıştır, “Subhanallah, Subhanallah” demeye devam eder. Rüyasını anlatmaya başlar:

“Sanki cennetteki bir bahçenin ortasındaydım. ALLAH Rasulünün kabrinin yanı başındaydım. Şu iki elimi kabre sürüyordum. Sanki inci ve mercan gibiydim ya da amber ve yakut gibi ya da altın ve gümüş gibi. Birden parlak bir ışık her yeri, evet her yeri kapladı, göğsüne göğsüne yağıyordu. Sonra inceden bir sel başladı. Serin ve tatlı bir suyun akması gibi bir şeydi. Kupkuru bir ağza doğru. Suya hasret kalmış bir ağza doğru. Birden gaipten bir ses geldi. ‘Ne yaptın? Şuan da Habibi Mustafa’yla, O’nunla birliktesin, ALLAH’ın selamı onun üstüne olsun.’ dedi. Hemen O’nu göğsüme bastırdım. Gücüm yettiğince sıktım. Birden korkuyla uyandım. Sonra.”

İmam Ebu Hanife buraya gelince gözyaşlarını tutamaz ve ağlamaya başlar. Eşi İmam Ebu Hanife’ye “Sakin ol Numan, kendine gel. O’nu sevdiğin için ve O’na tutkun olduğun için O’nu bağrına bastın. Bu hayırlı bir rüyadır inşallah” der. İmam Ebu Hanife “Mutlaka, bu rüyayı yorumlatmalıyım” der. Eşi “Neden gidip, bu konuyu bir âlime sormayı düşünmüyorsun?” diye sorar. İmam Ebu Hanife “Eğer Enes bin Malik yaşıyor olsaydı, O’na giderdim. ALLAH rahmet etsin, o basireti açık, büyük bir sahabeydi.” der. Eşi; “O’ndan başka sorabileceğin kimse yok mu?” diye sorar. İmam Ebu Hanife “İbn-i Sirin uzun bir süre, Enes bin Malik ile birlikte yaşadı ve O’ndan çok şey öğrendi. Şimdi Basra’da yaşıyor. Gün doğar doğmaz kalkıp O’na gideceğim. O beni aydınlatır” der.

Sabah İbn-i Sirin’in yanına giden İmam Ebu Hanife, eve geldikten sonra İmam Ebu Hanife’nin eşi “Ne oldu Numan? İbn-i Sirin sana ne söyledi?” diye sorar. İmam Ebu Hanife “İbn-i Sirin ‘bu rüyanın sahibi daha önce hiç kimsenin erişemediği bir ilme sahip olacaktır’ dedi” der. Eşi “ALLAH’ım.” der.  “Hiç kimsenin erişemediği mi?” diye sorar. İmam Ebu Hanife “İbn-i Sirin böyle dedi.” der. Eşi “Sende bundan başka ne istiyordun ki? Müjdeler olsun sana! Bu tür rüyaları İbni Sirin’in Hz. Yusuf gibi yorumladığını söylerler.” der. İmam Ebu Hanife eşine “Peki, ya yorumu doğru çıkarsa Fatıma?” diye sorar? Eşi “Keşke doğru çıksa! Sende asırlar boyunca insanların birbirine aktaracağı bir ilme sahip olmak istemez misin?” diye sorar. İmam Ebu Hanife “Bunu isterim. Ama korkuyorum. Bir insanın kalbinde korkuyla ümidin birlikte olması ne kadar zormuş.” der. Eşi “Ümidi anlıyorum, peki bu korku niye? Bu ilimle kıyamete dek, bütün insanların alacağı kadar sevap kazanmaktan mı korkuyorsun?” diye sorar. İmam Ebu Hanife “Kim bilir belki de kıyamete kadar ki günahlarını yükleneceğim Fatıma” der.

 

İmam Ebu Hanife imam okurken cemaatin Kuran okumasına gerek olmadığına dair verdiği fetvası ve verdiği diğer fetvalardan sonra bir gece rüya görür. Rüyasını annesine ve hanımına anlatır. Rüyasında, kendini Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in kabri başında, diz çökmüş bir vaziyette ellerini açmış olarak dua eder şekilde görür. Annesi ve hanımı “bu rüyanın hayırlı olduğunu ve Resulullah’a olan sevgisinden dolayı” böyle bir rüya görmüş olabileceği yorumunu yaparlar. İmam Ebu Hanife “İnşallah sizin yorumladığınız gibidir. Ancak bana göre bu rüyanın yorumu: ‘Verdiğim hükümlerle amel eden Müslümanların, günahlarını yüklendiğim için, kıyamete kadar yüklendiğim günahların affı için dua edeceğimdir.’ “der.

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz zamanında Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in zamanından sonraki cemaatle kılınan namazlarda imamın arkasındaki cemaatin de namaz da Kuran okumaktadır! İmam Ebu Hanife’nin bu fetvasıyla imamla namaz kılanlar, Hanefi mezhebinden olan imam okurken namazda Kuran okumuyor!

 

Şeytan, bundan sonra bazı kötü huylar üzerine durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı.

Namaz:

“Ya Muhammed, namazı vaktinde kılana gelince. Onu da anlatayım. Müslüman ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki: ‘Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.’ Böylece namazını vaktinin dışında kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. Şayet o kimse, beni yenerse, ona insan şeytanlardan birini yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O, bunda da beni yenerse, bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken ‘Sağa bak, sola bak’ derim. O da bakar. O ki böyle yaptı, yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona ‘sen, edebi yaramaz bir iş yaptın.’ derim ve onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda, sağa ve sola çokça bakarsa, ALLAH onun namazını kabul etmez. Bunda da yenilirsem, yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona, çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi! Bu işi, ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükudan kaldırırım. İmamdan evvel de, secde ve rüku yaptırırım. İşte… o böyle yaptığı için, kıyamet günü, ALLAH onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse, bu defa ona namaz içinde parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Bunda da ona yenilirsem, bu sefer ona tekrar girerim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa. Onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte, bundan sonra o kimse hep bize itaat eder, sözümüzü dinler,  dediklerimizi yapar.”

[Muhyiddin-i Arabi//Seceret’ül Kevn]

 

“Ve ona, çabuk çabuk kılmasını emrederim.” Namaz bir yükmüş gibi hızlı hızlı kılıyoruz değil mi?

 

Başını imamdan evvel secdeden ve rükudan kaldırırım. İmamdan evvel de, secde ve rüku yaptırırım. İşte… o böyle yaptığı için, kıyamet günü, ALLAH onun başını eşek başına çevirir.”  Namazı kılalım da imamdan evvel olsun, imamdan sonra olsun, namaz kılmış olmamız yeterli değil mi?

 

“Bunda da ona yenilirsem, bu sefer ona tekrar girerim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa, onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır.”

 

Dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır! Dünyevi düşüncelere dalar! Dünya malını düşünür! İmam Ebu Hanife’nin bu fetvasıyla imam namaz esnasında sure okurken, dinleyen bizler de dünyalık düşünüyoruz değil mi? Dünyevi konuları düşünüyoruz!

 

“İmam Ebu Hanife’nin bu kadar ilmi var, bu kadar bilgisi var! Nasıl böyle bir fetva verir? Hem kendi zamanın müçtehidi değil mi?”

 

İslam âlimleri buyuruyor ki:

 

İbn-i Hibban’ın bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah, develerin boyunlarındaki çanları çıkarmıştır. Hâlbuki çan şehveti tahrik etmez. Çan bulunan yere rahmet melekleri girmiyor. Artık çalgıyı, çalgı aletlerini siz düşünün.

 

Şeyh-ul-İslâm Ahmed İbn-i Kemal Efendi Hazretleri Kırk Hadis kitabında buyuruyor ki:

“Bütün çalgı aletlerini kırmak ve domuzları öldürmek için gönderildim” Bu hadis-i şerif, her çeşit çalgıyı ve domuz eti yemeyi yasak etmektedir.

 

Hazret-i Ebu Bekir, iki küçük cariyenin def çalıp şarkı söylediklerini gördü ve onları azarlayarak “Şeytanın çalgısını mı çalıyorsunuz?” dedi.

[Buhari]

 

İbn-i Ömer hazretleri, ihramlı bir toplulukta şarkı söyleyen birine, “Allah senin ibadetini kabul etmesin” dedi.

[İbn-i Ebid-dünya]

 

Ashabı Kiram’dan Enes bin Malik hazretleri “En pis kazanç, şarkı ve çalgı aletleriyle kazanılandır” dedi.

[İbn-i Ebid-Dünya]

 

İbn-i Abbas hazretleri, “Çalgı aletleri haramdır” dedi.

[Beyheki]

 

Âişe validemiz, bir evde şarkı söyleyen birini görünce ona, “Yazıklar olsun sana. Bu şeytandır, bunu çıkarın dışarı” dedi ve onu çıkardılar.

[Buhari]

 

Fudayl bin İyad Hazretleri, “Müzik ve şarkı, zinanın teşvikçisidir” dedi.

[İbni Ebid-Dünya]

 

Şeyhül İslam Ahmed İbn-i Kemal Paşazade, Risale-i Münire’de buyuruyor ki:

Cevâhir-i Fetâvâ kitabında “Raks [oyun], şarkı ve çalgı haramdır!” diyor. İstihsân kitabında çalgı dinlemenin haram olduğu bildiriliyor. Hidâye kitabının sahibi, “Şarkı söyleyenin şahitliği kabul edilmez” diyor. Tefsir âlimlerinin büyüklerinden İmam-ı Kurtubi, şarkı söylemek, ney çalmak ve raks etmek icma ile haramdır diyor. Abdülkadir-i Geylani’nin “Raksa[dansa, şarkı söylemeye] helal diyen kâfir olur!” fetvası vardır.

[Vesiletü'n Necat kitabı]

 

Şeyh Muhammed Rebhami Hazretleri buyuruyor ki:

Saz, tambur, tef, ney ve diğer çalgı aletlerini çalmak, ALLAH’ın emrini tutmamak olur.

[Riyad-ün-Nasıhin]

 

İmam-ı Şarani Hazretleri buyuruyor ki:

“Hakim-i Tirmizi’nin Nevadiru’l Usul adındaki kitapta rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem efendimiz, “Her kim şarkı sesine kulak verirse, onun ruhanileri dinlemesine izin verilmez!” buyurdu. Oradakilerden biri tarafından, “Ya Resulallah, ruhaniler kimlerdir?” diye soruldu. Resulullah Aleyhisselatu Vesselam da, “Cennet ehlinin okuyucularıdır” buyurdu.

[Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi]

 

İmam-ı Birgivi hazretleri buyuruyor ki:

Saz dinlemekten kulaklarını korumalıdır.

[Risale-i Birgivi]

 

Şarkı ve müzik, şeytani duyguları harekete geçiren en etkili unsurlardan biridir.

[Mecmu-ul Fetava]

 

Şarkı, Kitap ve Sünnetle yasaklanmıştır.

[İmam-ı Kurtubi]

 

Şarkı ve müzik aletlerinin haram olduğu konusunda icma vardır.

[İbn-i Salâh]

 

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Şami, Mültekıt kitabında “Hiçbir âlim, teganniye mubah demedi” buyurdu.

[Mektubat-ı Rabbani, 266]

 

Kuran’ı şarkı söylercesine okumak haramdır.

[Fetava-i Bezzâziyye]

 

Çalgı çalmanın haram olduğu, icma ile bildirildi.

[Makamat-ı Mazheriyye]

 

Çalgı çalarak veya oyun arasında Kuran okuyan kâfir olur.

[Tergib-üs-salât]

 

Dümbelek, ney, saz çalmak haramdır.

[Tahtavi şerhi]

 

Kuran’ı makam ile okuyan bir imamın arkasında kılınan namazın tekrar kılınması gerekir.

[Halebi]

 

Kuran’ı, Arap şivesine uygun, tecvit ile ve güzel ses ile okumalıdır. Ebu Davud’daki hadis-i şerifte, “Kuran’ı güzel sesle okuyun!” buyuruldu. Yani "ALLAH’tan korkarak okuyun" demektir. Bu da, tecvit ilmine uyarak okumakla olur. Yoksa harfleri, kelimeleri değiştirerek, manayı, nazmı bozarak makam ile okumak haramdır.

[Berika]

 

Makamlı okumak, şarkı söylemek, çalgı aletleri haramdır.

[Tıbb-ün-nebevi]

 

Kuran’ı makamlı, şarkı söylercesine okumak ve dinlemek haramdır. Burhâneddin-i Mergınânî hazretleri buyurdu ki:

Kuran’ı makamlı, şarkı söylercesine okuyan hafıza, ne güzel okudun diyen kimsenin imanı gider. Tekrar kelime-i şehadet getirerek Müslüman olması gerekir. Kuhistânî de, böyle yazmaktadır.

 [Dürr-ül-müntekâ]

 

Şarkı söylemek ve dinlemek haramdır. Tekkelerde ilahiler okuyarak raks etmek, oynamak, dönmek haramdır. Şimdi, dinden haberi olmayan münafıklar, böyle tarikatçılık yapıyorlar.

 [Fetava-yı Hindiyye 5/352]

 

Allame Zahirüddin bin Cafer diyor ki:

Mevlitte çalgı, şarkı, raks gibi şeyler yapmak büyük günah olur!

[Mektubat]

 

Kitab-ül-Kırare’deki hadis-i şerifte, kıyamet alametleri sayılırken, Kuran çalgılardan okunur, [şarkı söylercesine, makamlı okunur] buyruluyor.

[Tergib-üs-salât]

 

Ney de, diğer çalgılar gibi asla caiz değildir. Eğlence ve para kazanmak için şarkı söylemek haramdır. Her çalgıyı çalmak ve dinlemek, raks etmek caiz değildir.

[Redd-ül Muhtar]

 

ALLAH aşkı ile dolmuş, evliyanın büyüklerinden olan Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Musiki dinlemedi ve raks etmedi. Zikrin kalp ile sessiz olacağını Mesnevi’de bildirmektedir.

[Saadet-i Ebediye]

 

Şarkı, çalgı ile başkalarını eğlendiren şahit olamaz, şahitlik yapamaz!

[Mecelle m. 1705]

 

Her çalgı haramdır.

[Ahlak-ı Alaiyye]

 

Tef, tambur ve her çeşit çalgıyı evinde, dükkânında bulundurmak, kendisi kullanmasa bile, satmak, hediye etmek, kiraya vermek haramdır.

[Berika]

 

Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehridir, kalbi karartır.

[Dürr-ül Mearif]

 

Harama helal diyen ve haramı ibadete karıştıran kâfir olur.

[Saadet-i Ebediye]

 

Her çeşit çalgı dinlemek haramdır.

[Fetava-i Bezzaziyye; Hadika; Ahlak-ı Alaiyye]

 

Müzik bütün dinlerde büyük günahtır.

[Dürr-ül-Münteka]

 

İncilin yasakladığı müziği, sonradan papazlar Hıristiyanlığa soktu.

[Mevahib-i Ledünniyye Şerhi, Zerkani]

 

Müfessirler, İsra suresinin 64. âyetinde şeytana, (Vestefziz... bi savtike [Sesinle oynat]) demenin çalgı ile oynat demek olduğunu, bu âyetin, her çeşit çalgıyı haram ettiğini bildirmişlerdir.

[Şeyhzade]

 

Lokman suresinin 6. âyetindeki “lehv-el hadis” ifadesini âlimler şarkı, çalgı aleti olarak bildirmiştir. İbn-i Mesud Hazretleri yemin ederek “lehv-el hadis”ten kasıt, çalgı aleti ve şarkı olduğunu söylemiştir.

[Tefsir-i İbn-i Kesir, Tefsir-i medarik//İbni Mesud gibi büyük bir zata inanmayan cahillere ne denir ki?]

 

İlk makamlı okuyan, şarkı söyleyen şeytandır.

[Taberani]

 

Sesini şarkı söyleyerek yükseltene şeytan musallat olur.

[Deylemi]

 

Rahmet melekleri çan, zil, çıngırak bulunan yere girmez.

[Nesai]

 

Melekler köpek ve çan bulunan topluluğa yaklaşmaz.

[Müslim; Ebu Davud; Tirmizi]

 

Çan şeytanın çalgı aletidir.

[Müslim; Ebu Davud; Nesai]

 

Şarkıcı kadını dinlemek, yüzüne bakmak haramdır.

[Taberani]

 

ALLAH [c.c.] Zurna, gırnata, ut, tef gibi bütün çalgı aletlerini, cahiliyet döneminde tapınılan putları kaldırmamı emretti.

[İbn-i Ahmed]

 

Bir zaman gelecek, zina, içki ve çalgıyı helal sayanlar çıkacaktır.

[Buhari]

 

Şarkı kalp de nifak meydana getirir.

[Beyheki]

 

Suyun otu büyüttüğü gibi, şarkı, oyun ve eğlence kalp de nifakı büyütür.

[Deylemi]

 

Rabbim içkiyi, kumarı, darbukayı ve şarkıcı kadınları haram kıldı.

[İbn-i Ahmed]

 

İçkilere başka isim verilerek içilir. Çalgılarla eğlenirler. ALLAH onları yere batırır, domuz ve maymun haline getirir.

[İbni Mace]

 

Şunlar zuhur ederse, ümmetimin helaki hak olur: Lanetleşmeler, içkiler, çalgılar ve erkeğin erkekle, kadının kadınla ilişkiye girmesi.

[Deylemi; Hâkim]

 

Çalgı aletlerini, putları yok etmek için gönderildim.

[İbn-i Ahmed; Ebu Nuaym; İbn-i Neccar]

 

Şeytana “Çalgılar müezzinin, yazıların dövme, elçin kâhinler ve falcılardır” denildi.

[İbn-i Ebid-dünya, İbni Cerir, Taberani]

 

İki ses lanetlidir: Nimete kavuşunca çalgı, musibete maruz kalınca feryat.

[Bezzar]

 

Nimete kavuşunca çalgı çalmak ilahi gazaba sebep olur.

[Deylemi]

 

Şarkılar, içkiler yayılınca, yere batmalar görülür.

[Tirmizi; Ebu Davud; İbni Mace]

 

Kuran çalgı aletleriyle okunmadan önce hayırlı amel işlemekte acele edin.

[Taberani]

 

Kuran çalgı aletleriyle okunduğu zaman ölebilirsen öl.

[Taberani]

 

Kuran’ı çalgı aletlerinden okuyanlara ALLAH lanet eder.

[Müsamere]

 

Belaya maruz bırakan 15 kötü âdetten biri çalgıların yayılmasıdır.

[Tirmizi]

 

Gözün zinası [harama] bakmak, kulağın zinası [haram şeyleri] dinlemektir.

[Müslim]

 

Resulullah çalgı aletleriyle para kazanmayı yasakladı.

[Begavi]

 

Tabiinin büyüklerinden Nafi anlatır: Abdullah ibn-i Ömer ile beraber gidiyorduk. Ney sesi işittik. Abdullah, kulaklarını parmakları ile kapadı. Oradan hızla uzaklaştık. “Ney sesi daha işitiliyor mu?” dedi. “Hayır, işitilmiyor” dedim. Parmaklarını kulaklarından ayırdı. “Resulullah da böyle yapmıştı” dedi. Nafi, sonra dedi ki, “ben o zaman çocuk idim.” Bundan anlaşılıyor ki, Nafi’ye kulaklarını kapamasını emretmemesi, çocuk olduğu için idi. Çünkü çocuk isteyerek dinlese de ona günah olmaz. Yoksa Abdullah takvası sebebi ile kulaklarını kapattı demek doğru değildir. Nafi, böyle yanlış anlaşılmaması için, çocuk olduğunu bildirdi.

[Eşiat-ül-lemeat]

 

Tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehridir, kalbi karartır.

[Dürr-ül Mearif]

 

Arkadan çekiştirmek veya devamlı ipek giymek yahut devamlı çalgı dinlemek gibi günahlara devam etmek kalbin kararmasına yol açar.

[imam Gazali, Kimya-yı Saadet, sayfa 580]

 

İçki içmek ve çalgı dinlemek gibi, kul hakkı ile ilgili olmayan günahların hepsine tövbe etmek gerekir.

[İhya-u Ulumiddin, imam Gazali, 4/65]

 

Herkes dünyadaki işine göre diriltilir. İçki içenler, sarhoş olarak; çalgıcı, çalgı çalarak diriltilir.

[Dürre-tül Fâhire fî-Keşf-i Ulûm-il-Âhıre – Kıyamet ve Ahiret, sayfa 36]

 

Çalgı dinleyenin veya ipek giyenin şahitliği kabul edilmez.

[İhya-u Ulumiddin, imam Gazali, 4/41]

 

Davet edildiği yerde günah bir şey varsa, mesela duvarda canlı resimleri varsa yahut çalgı çalınıyorsa, kadın erkek karışık ise böyle bir davete gidilmez.

[imam Gazali, Kimya-yı Saadet, sayfa 207)

 

Ut ve saz çalmak haramdır.

[imam Gazali, Kimya-yı Saadet, sayfa 231]

 

Çalgı aletlerinin üretiminden kaçınmak, zulümden kaçınmak olur.

[İhya-u Ulumiddin, imam Gazali, 2/218]

 

Mevlana Celaleddin Rumi ve Musiki

 

Sual: Mesnevi’de, [Dinle neyden…] deniyor. Buradaki ney’den maksat çalgı mıdır, yoksa bir benzetme mi yapılmıştır?

CEVAP:

Ney çalgıdır; fakat buradaki ney çalgı değildir. Çalgının her çeşidi haramdır. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri buyuruyor ki:

 

Mesnevinin birinci beytinde, [Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor] deniyor. Burada neyden maksat, İslam dininde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. Bunlar, kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, ALLAH’ın rızasını aramaktadır. Ney, Farsça’da, “yok” demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden meydana gelmektedir. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinden, ALLAH’ın ahlakı, sıfatları ve kemalatı ortaya çıkmaktadır. Ney’in üçüncü manası, kamış, kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kâmil kastedilmektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketleri ve sözleri de, hep ALLAH’ın ilhamı iledir.

[Mesnevi şerhi]

 

KISACA CELALEDDİN MUHAMMED RUMİ: Evliyanın büyüklerindendir. Mekatibi şerifenin 107. mektubunda diyor ki, Mevlana Celaleddin Rumi, Ehl-i sünnet Evliyasının büyüklerindendir. 1207 de Belh şehrinde doğup, 1273 de Konya’da vefat etti. Babası Sultan-ül-Ulema Muhammed Behaeddini Veled büyük âlim ve Veli idi. Daha çocuk iken babasının kalbindeki ilimlere kavuştu. Nefehat da diyor ki, Beş yaşında iken Kiramen Katibin meleklerini, Evliyanın ruhlarını ve sokakta dolaşan cinleri görürdü. Babası, oğlu ile Hicaz’a, sonra Şam’a ve Konya’ya geldi. Babası ölünce, oğlu ders verirdi. Önce Babasının halifesi olan Seyyid Bürhaneddin Tirmüzi’den 9 sene ilim öğrendi. Seyyid Bürhaneddin Kayseri’de defnedilmiştir. Bundan sonra, Şemseddini Tebrizi gelip irşat eyledi. Ney ve dümbelek çalmadı. Dönmedi, raks etmedi. Bunları, sonra gelen cahiller uydurdu. Divan-ı Kebir de 30 bin, Mesnevi de 47 bin beyt vardır. Farisidirler. Türkce şerhleri çoktur. Nakşibendi tarikatının büyüklerinden Abdullah-i Dehlevi hazretleri, Üç kitabın eşi yoktur. Bunlar Kuran, Buhari Şerif ve Celaleddini Rumi’nin Mesnevi’sidir buyurdu. Yani, Evliyalık yolunun faziletlerini bildiren kitapların en üstünü Mesnevi’dir. Evliyalık ve nübüvvet yollarının faziletlerini ve inceliklerini bildirmekte ise, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubâtı’nın eşi yoktur. Görülüyor ki, tasavvuf büyükleri, birbirlerini sever ve överlerdi. Abdullah-ı Dehlevi Hazretleri, 107. mektupta buyuruyor ki: O, Evliyanın büyüklerinden ve Ehl-i sünnet ve cemaat âlimlerinden idi.

 

Şimdi Sünnet Seniyye Hadis'i Şerif ve Kuran’a ve Ehl-i Sünnete bu kadar bağlı olan bir büyük zatın diğer Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği hükümlere, hadislere ve Kuran’a aykırı olarak müziğe helal dedi demek çok büyük bir iftira ve cahilliktir. Bunu yapanların bilmesi gerekir ki Mesnevi'deki ney'den kasıt Kendini ALLAH [c.c.] da yok eden “Kâmil İnsan” demektir. Ney, Farsça’da, yok demektir.

 

Bu kadar açık ve net olan Ney kelimesini tutup Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri müziğe helal dedi diye anlamak apaçık cahillikten başka bir şey değildir. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri’ne ait olmayan bir sözü Mevlana Celaleddin Rumi söylemiş gibi göstermek, iftira atmak düpedüz Ehl-i sünnete ve Peygamber Efendimiz’e ve ALLAH’a iftira atmak olur. Çünkü Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri yukarıda da Müziğin haram olduğunu beyan eden yüzlerce hadis, yüzlerce Ehl-i sünnet âlimi ve Kuran’a aykırı davranmaz, her sözü diğer âlimler gibi bu yola uygundur.

 

ALLAH’ın rızası, haram ettiği, yasak ettiği şeylerde olmaz, yani haramları işleyerek Allah’ın rızası kazanılmaz. Aksine, bu haramları terk ederek kazanılır.

[Tam İlmihal / Dinimiz İslam]

 

 

Mevlana Celalaeddin Rumi’nin ney eşliğinde sema ettiği anlatılır değil mi bizlere? Mevlana Celaleddin Rumi de kendi zamanının müçtehidiydi.

 

Gelişen şartlara ve yaşadıkları zamana göre dinin hükümlerini bildirmesi gereken müçtehit âlimler; değişen hayat şartları ve koşullara göre hükümleri bildirmeleri gerekirken; Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz zamanından beri süre gelen hükümler hakkında, dini konular hakkında da fetva veriyorlar! Bir yandan yaşadıkları dönemin şartlarına göre, hükümleri bildirirken, bir yandan da uygulanmakta olan hükümlerin, yanlış fetva vererek değişmesine sebep oluyorlar.

 

İmam Ebu Hanife “imam namazda Kuran okuduğu için, cemaatin Kuran okumasına gerek olmadığına” dair fetva veriyor, Aleyhisselatu Vesselam Efendmiz zamanında kılınan namazlarda; imamlığını Aleyhisselatu Vesselam efendimizin yaptığı cemaat namazlarında bile, cemaat Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in ardında sure okuyor! İmam Ebu Hanife’nin fetvasından sonra, Hanefi mezhebinin mensupları imam okurken Kuran okumuyor. Bu en çok kimin işine yarıyor? ŞEYTANIN!

 

İmam Ebu Hanife’nin fetvasından sonra insanlar namaz kılarken, şeytanın oyuncağı oluyor! Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sindeki bir kelimeden dolayı “Ney” çalarken “sema” ettiği öne sürülüyor. En sağlam Hadis kaynağı olarak gösterilen İmam Buhari’nin Sahih-i Buhari isimli Hadis kitabında tek bir rakamın, sadece 1 rakam eksikliğinden dolayı Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e iftiralar atılıyor!

 

Allah her 100 sene başında İslam dininde olmayan şeyleri İslam’dan çıkarmak için, zamanın şartlarına göre hüküm vermesi için ilim sahibi âlim gönderir.

[Sünen-i Ebu Davud, 5/100]

 

ALLAH her 100 sene başında müçtehit âlimler göndermiştir.

 

Müçtehit âlimler verdiği fetvalarda isabet ettirirse 2, yanlış fetva verirse 1 sevap alır!

[İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/523-524.]

 

Ünlü dinsiz Abdülkerim bin Ebil Avca öldürülmeden önce şu dehşetli açıklamayı yapar: "Siz beni öldürüyorsunuz ama ben dininizde helali haram, haramı helal yapan 6000 hadisi tahrif ettim, 4000 hadis uydurdum.” Ahmed bin el Cuveybari, Muhammed bin Ukeşa ve Muhammed bin Temim'in Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz hakkında 10.000'den fazla hadis uydurdukları söylenir.

[İbn-i Hacer, Lisanu'l Mizan]

 

Sadece 3-4 kişinin 15-20 bin hadis uydurduğunu göz önüne alalım!

Bir konuda kesin bir hüküm veren tek bir hadis varsa; 1 milyon değil, 1 milyar hadis âlimi sahih dese, 1 milyon hadis kitabında yazsa, bir milyar hadis âlimimin sahih dediği hadisleri bırakıp, kesin hüküm içeren tek hadise göre hareket etmemiz gerekiyor!

 

“İnsanların, dinden olmayan şeyleri dindenmiş gibi gösterip kabul ettirmeye çalışanların görüşlerini benimseyip farkında olmadan ALLAH’a ortak koştukları bir zaman gelecektir.”

 

Sakallarımızı keseriz değil mi birde?

 

SAKAL!

 

Sakalın İslami şartlara uygun olması gerekir. Âlimler bu edebi bozan durumları tespit etmişlerdir. İmam Nevevi, Müslim şerhinde şu açıklamayı yapar: “İranlılar sakalı tıraş ederlerdi, İslam şeriatı bunu yasakladı. Erkekler için sakalı tıraş etmek haramdır.”

 [Kutub-i Sitte]

 

Sakala kıymet vermeyen kâfir olur. Yüzünü, kadın gibi parlak yapmak, kadınlara benzemek için sakal kazıtmak, çeneyi kazıyıp, yanaklar üzerinde uzatmak haramdır. Çünkü erkeklerin kadınlara ve kadınların erkeklere benzemeleri haramdır!

[Kimya-yı Saadet/İmam Gazali]

 

Erkeğe benzemeye çalışan kadın, kadına benzemeye çalışan erkek bizden değildir!

[İ. Ahmed]

 

Erkeklere benzeyen kadınlara ve kadınlara benzeyen erkeklere ALLAH lanet etsin!

[İmam Taberani ]

 

“Sakala kıymet vermeyen kâfir olur!” Biz sakallarımızı kesiyoruz değil mi sürekli? Askeriyede her gün kestiriyorlar! Devlet dairelerinde, çalıştığımız işlerde, özel sektörlerde çalıştığımız işlerde sakal bırakmak yasaklanmış!

 

“Yüzünü kadın gibi parlak yapmak!” Sinekkaydı tıraş oluyoruz değil mi? Çalıştığımız yerlerde böyle olmasını istiyorlar. Eşlerimiz, sevgililerimiz de sakalı sevmiyorlar değil mi?

 

“Sakala kıymet vermeyen kâfir olur.”

 

ALLAH’ın birtakım melekleri vardır, onlar şöyle yemin ederler: “Âdemoğullarını sakal ile süsleyen ALLAH’a yemin ederiz.” Sakal, yaradılışın tamamlayıcısıdır. Dış görünüşte erkek, kadından sakal ile ayrılır.

[İhya’u-Ulumiddin, Rub’u’l-İbadat, sayfa 388, İmam Gazali.]

 

Erkeklere benzeyen kadınlara ve kadınlara benzeyen erkeklere ALLAH lanet etsin!

[İmam Taberani ]

 

Biz kadınlara benzemek için sakalları kesiyoruz değil mi? Sinekkaydı, pürüzsüz tıraş oluyoruz! Kurallar var değil mi? ALLAH’ın hükmünü hiçe sayan kurallar! ALLAH’ın hükümlerini bırakmışız, ALLAH’ın hükümlerini hiçe sayan hükümleri uyguluyoruz!

 

Bir kimse Lut kavminin amelini yapar halde, tövbe etmeden vefat ederse, kabri onu onların arasında oluncaya kadar yanlarına götürür. Ve kıyamette de onlarla beraber diriltilir.

[Ravi: Hz. Vekî' Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 444]

 

10 şey vardır ki, Lut kavmi onları yapmış ve o yüzden helak edilmiştir. Ümmetim ise onlara bir de kendisi katar: erkek erkeğe münasebet, fındık gibi topaç taşlarını sapanla atmak, güvercinle oynamak, tef çalmak, içki içmek, sakal kesmek, bıyık uzatmak, ıslık çalmak, el çırpmak, ipek gömlek giymek. Bir tane de ümmetim ilave eder ki, o da kadın kadına münasebette bulunmaktır.

[Ravi: Hz. Hasan Radıyallahu Anh, Ramuz-el E-Hadis, sayfa 315, Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi]

 

Şu 10 şey Lut kavminin ahlakındandır: Meclislerde fiske taşı atmak, erkeklerin sakız çiğnemesi, yol üstünde misvak kullanmak, ıslık çalmak, güvercinle oynamak, sapanla taş atmak, sarığı gerektiği şekilde takmamak, kumar oynamak, erkeklerin parmaklarına kına yakması, göğsü açık gezmek ve çarşıda açık bacakla gezmek.

[Ravi: Hz. İbn-i Abbas Radıyallahu Anh, Ramuz El-Ehadis, Sayfa 316, Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi]

 

“Fındık gibi topaç taşlarını sapanla atmak.” Sapanla taş atmak? Çocukluğumuz sapanlarla kuş kovalamakla geçti değil mi?

 

“Güvercinle oynamak.” Güvercinleri kümeslerde besliyoruz, sadece güvercinleri değil, her türlü kuşu kafeslerde besliyoruz.

 

“Tef çalmak.” Biz tefte çalmıyoruz değil mi artık? Sazlar, gitarlar, piyanolar, orglar, her türlü müzik aletini çalıyoruz. Şeytanın ezanlarını söylüyoruz. Şeytanın ezanlarını çalıyoruz.

 

İçki içmek.” Adım attığımız her yerde içki satılıyor.

 

“Islık çalmak.” Canımız sıkıldığında ıslık çalıyoruz değil mi? Ya da sesimizi duyuramadığımız zaman, duysunlar diye ıslık çalıyoruz! Şeytanın ezanı olan ıslığı çalıyoruz!

 

“El çırpmak.” Hoşumuza giden bir şey olduğunda alkışlıyoruz! “Bravo, helal olsun” diyoruz. Şeytanın ezanlarını seslendirenleri, Kuran’a küfretmek için resim çektirenleri, Kuran’a küfretmek için evlerimizde bulundurduğumuz televizyonlarda boy gösterenleri alkışlıyoruz!

 

“Erkeklerin sakız çiğnemesi.” Sığırların geviş getirmesi misali sakız çiğniyoruz değil mi? Can sıkıntısı! Canımızın sıkıntısı geçsin de nasıl geçerse geçsin! Sakız çiğnerken ağzımız sürekli hareket ettiğinden midemiz sürekli çalışıyor ve karnımız acıkıyor. Hoşumuza ne giderse, nefsimiz ne isterse onları yiyoruz! Ne olduğuna bakmadan; üstelik Tuz Gölü’nden elde edilen tuzları kullanarak yaptığımız yemekleri yiyoruz!

 

“Sarığı gerektiği şekilde takmamak.” Sarık takmıyoruz ki, nasıl gerektiği gibi takalım?

 

Neden sarık takmıyoruz?

MASON MUSTAFA KEMAL GELDi, NE YAPTI? Şeriatı kaldırdı. Yerine küfrün, kâfirin kanunlarını getirdi. Şeriatın gelmemesi ve getirdiği kanunların yaşaması için ne yaptı? Mahkemeler kurdu, istiklal mahkemeleri, örfi idare mahkemeleri, olağanüstü mahkemeler. Darağaçlarını da sıraladı. Ankara’dan Konya’ya kadar darağaçları sıralandı. Kimler asılacak? Başta kuvvetli ve cesaretli hocalar. Kimler asılacak? Dinine bağlı olan Müslümanlar! Kim bunları yargılayacak? İşte şeriatı kaldırıp, yerine küfrün kanunlarını getirenler. Ne yapacak? Mahkemeler kuracak, eline kendisinin yaptığı kanunları verecek ve diyecek ki: “kimi gözün tutuyorsa, kimden tehlike seziyorsan; kimin şeriatı savunacağını, inkılaplara karşı çıkacağından endişe duyuyorsan onların gözünün yaşına bakmayacaksın.” “Şapka’ya karşı” dendi. İskilipli Muhammed Atıf Hoca Sarığı çıkarıp şapka giymediği için Taksim Meydanı’nda Asıldı! Başına şapka takıp, 7 gün darağacında beklettiler.  Meclis dosyalarını inceleyin. Ne diyor adam? Dediler ki “1000 kişi asıldı.” Tek bir cellat “sadece benim elimden binlerce adam geçti” diyor. “1000’de 1000 değil. Binlerce kişiyi sadece ben astım!” diyor. Tarih bunları kaydediyor. Bunların hepsinin hesabı sorulacak. Geliyor, adamın hiç haberi yok. Gecenin bir vaktinde; evinden adamı alıyorlar, sorgusuz sualsiz ipe çekiyorlar. Konyalılar bilir. Sorgusuz sualsiz. Adamlar sabah bakıyorlar ki iplerde sallanıyor. GAYE NE? Yarın bunlar şeriata sahip çıkmasınlar; şeriattan söz etmesinler. Yapılacak inkılâplara karşı çıkmasınlar. Böyle bir terör, böyle bir devlet terörü havasını meydana getiriyorlar. Kim yaptı bunları? MASON MUSTAFA KEMAL! Kim uyguladı bunları? SAĞIR İSMET!  Kör yaptı bunları! Kör Mustafa Kemal yaptı! Sağır İsmet’de uyguladı!

 

Neden sarık takmıyoruz? Mason Mustafa Kemal sarığı yasakladı! Şapka kanunu çıkarttı. Ama bizler sarıkta takmıyoruz, şapka da takmıyoruz.

 

“Kumar oynamak” Masonlar şans ve kumar oyunları İslam dini ile dalga geçmek için icat etmişlerdir.

Tavla 15+15=30 pul +2 zar, toplamda 32’dir. 32 İslam’ın farzıdır

Şeş-düşeş zar oyunu 6+6, toplamda 12 pulla oynanır. 12 namazın farzıdır.

İskambil kâğıtları 52 kart + 2 jokerle toplamda 54 karttır. İslam’ın 54 farzıdır.

51, 101, okey gibi oyunlar 104 kart +2 jokerle toplamda 106 kartla oynanır. İslam’ın bütün farzlarının toplamı 106’dır.

 

7. (5337)- Hz. Büreyde Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resulullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "Kim tavla oyunu oynarsa elini domuz kanına bulamış gibi olur."

[Müslim, Şi'r 10, (2260); Ebu Davud, Edeb 64, (4939); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/138.//5337.hadis]

 

Kumar, satranç, tavla ve benzerleri gibi şu bir takım oyunları oynayan kimselere rastladığınızda, onlara selâm vermeyin. Şayet onlar selam vermişlerse selamlarını da almayın.

[Ravi: Hz. Ebû Hüreyre Radıyallahu Anh, Ramuz El-Ehadis/Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, sayfa 64, 11. hadis]

 

Satranç oynayan lanetlenmiştir ve satranç oynayanı izleyen de domuz eti yiyen gibidir.

[Ravi: Hz. Habbe İbni Muslim Radıyallahu Anh, Ramuz El-Ehadis/Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, sayfa 394, 9. hadis]

 

Satranç 32 taşla oynanır. 32 İslam’ın farzıdır!

 

Satranç ve dama masonların “damalı deseni” üzerinde oynanır!

 

Bütün bu oyunlar masonlar, Yahudiler tarafından icat edilmiştir.

Yahudiler çeşitli kumar oyunlarını neden icat etmişlerdir? Hiç düşündünüz mü? Tüm kumar oyunlarındaki sayılar, İslam’ın mukaddes sayılarına karşı hazırlanmıştır.

 

Tavla oynarken namazın, abdestin, imanın, İslam’ın şartlarıyla oynadığını biliyor musun? Niçin 31 veya 35 olmamış?

 

Şeş-düşeş zar oyunu 6+6, toplamda 12 pulla oynanır. Namazın farzı 12’dir. Bu oyunu oynarken namazın farzlarıyla oynadığını biliyor musun?

 

2 deste iskambil kâğıdıyla oynanan oyunlar. 52+52+ 4 joker toplamda 104 kartla oynanır. 104 ALLAH’ın peygamberlerine gönderdiği sayfaların ve kitapların toplamıdır!

 

İskambil 28 kâğıtla oynanır. Bu da Kuran’da ismi geçen peygamberlerin toplam sayısıdır! Sen iskambil kâğıtları yerine önündeki masaya Hz. Musa Aleyhisselam’ı, Hz. İbrahim Aleyhisselam’ı, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’i vurduğunu biliyor musun?

 

Tavla’daki sayılara gelelim.

YEK (1) ALLAH, DÜ (2) TEYEMMÜM'ÜN FARZI, SE (3) GÜSLÜN FARZI, CEHAR (4) ABDEST'İN FARZI, PENÇ (5) İSLAM'IN FARZI, ŞEŞ (6) İMAN'IN ŞARTI!

 

Sayısal loto, şans topu, on numara, süper loto! İngilizlerin; müslümanların kesik başlarını karşılıklı birbirine tekmeleyerek ortaya çıkardıkları futbolda, iddia, süper toto!

 

Bir insan günah işlerken o insana kimse selam veremez! Örneğin; İskambil, tavla, poker, pişti oynanan bir kahveye girdiniz. İçeride oyun oynanıyor. Oyunların her çeşidi haramdır! Kahvehanede bir masanın başına toplanmışlar oyun oynuyorlar. Bazı insanlarda oyun oynayanları seyrediyor. Bazı insanlarda oyun oynanan kahvede bir köşede oturuyor. Nedir bunun hükmü? Oyun oynayanlar haram işliyorlar. Oyun oynayan kişilere ve kimselere, o esnada kim selam verirse vallahi cehenneme gider! Selama ehil değillerdir onlar! O günahı işledikleri esnada ALLAH onlardan rahmetini kesmiştir. Selam veremezsin! Oyun oynamıyorsa, oyun oynayanları gözünü dikmiş seyredenlere de selam veremezsiniz! O seyredenlerde aynı günaha ortak oldukları için, oyun oynamayıp ta seyredenlere de hangi insan selam verse, o da cehenneme gider! O da ortak, seyrediyor.

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Allah size indirdiği kitapta onun ayetlerinin inkâr edildiğini ya da alaya alındığını işittiğinizde başka bir konuya geçmedikleri sürece onlarla bir arada oturmamanızı, yoksa sizin de onlar gibi olacağınızı bildirdi. Hiç kuşkusuz Allah münafıklar ile kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir. Sadakallahül-Azıym.

[Nisa Suresi, 140. ayet]

 

Nerede Allah’a isyan ediliyorsa, nerede ALLAH’a karşı günah işleniyorsa, nerede İslam’a ve ALLAH’ın emrine karşı geliniyorsa; o ALLAH’a isyan edenlerin yanında oturmayın! Onların yakınında oturmayın. Kahvehanede oyun oynayan, kumar oynayan, kişilerin olduğu kahvehanelere girmeyin. Orada oturup çay içmeyin. “E ne olur? Canımız sıkılmış, oyun oynanan kahveye gittim, oturdum.” Ne olur biliyor musun? ALLAH buyuruyor, “muhakkak ki, sizi de o oyun oynayanlar gibi cehenneme atarım. İşin aslı Kuran’da!

 

Açık-saçık kadınların olduğu bir yere gidip ya da sadece saçı açık olan kadınların olduğu bir yere gidip hiç kimse Kuran okuyamaz! Saçının açık olmasını bırakın! Bütün vücudu kapalı olsun, sadece pantolon giyen ya da ne giyerse giysin; vücudunun kalıbı dışarıdan belli olacak şekilde giyinen kadınların olduğu yerde kimse Kuran okuyamaz! Sadece kadınlar toplansa ve Kuran’ı da bir kadın okusa, Kuran’ı dinleyen kadınların arasında bir tane, tek bir tane pantolon giyen bir kadın olsa, bütün vücudu kapalı olsa ama sadece pantolon giyse, o ortamda Kuran okuyan her kim olursa olsun vallahi cehenneme gider! “Onlarla beraber oturmayın!” ALLAH’ın hükmüdür bu!

 

Günah işleyenlerle beraber oturmayın. Ayrılın. Günah işleyenlere, günah işledikleri esnada selam vermek mümkün değildir. İslam’ın hükmü budur!

İçki satılan bir markete girdiniz. İçki satmak haramdır. İçki satan lanetlenmiştir. İçki satan insanın bütün kazancı, ekmeği, lokması, yediği-içtiği haramdır! İçki satmak haram mı? Haram! Bu işi yapan adam, haram işliyor mu? Evet, haram işliyor. O içki satan adama selam veremezsiniz! Asilere, günahkârlara selam verilmez! İçki satılan yerlerden alış-veriş yapılmaz! O günahı terk eder selam verirsin, alış-veriş yaparsın.

 

Şimdi diz kapağıyla, göbek arasını bir Müslüman erkeğin örtmesi farzdır! Hepiniz biliyorsunuz. Diz kapağının 2 parmak altından göbek noktasına kadar, o boşluğu bir elbiseyle veya bir vasıtayla örtmesi, kapatması farzdır! Açamaz! Diz kapağından 2 parmak yukarısını açıkta bırakan erkek günah işlemektedir. ALLAH’a asidir. Diz kapağından yukarısı, 2 parmak yukarısı açıkta olan bir Müslüman erkeğe kimse selam veremez! Haram işliyor çünkü!

 

Kadınların çalıştığı bir yerde inanan bir erkek çalışamaz! Kadınlarla konuşurken kulakları göz zinası işler! Gözleri göz zinası işler!

 

Günümüzde nasıl peki?

Nefsimizi İslam’a uydurmamız gerekirken, insanlar İslam’ı kendi isteklerine göre uyguluyorlar!

 

“Göğsü açık gezmek ve çarşıda açık bacakla gezmek.” Vücudunu açık bırakan kıyafetlerle geziyoruz değil mi?

 

“Sakal kesmek, bıyık uzatmak.” Araplar sakal uzatır, Türkler bıyık bırakır demişler Türkiye’deki Kemalist sözde Müslüman kâfirlere! Sakalların kesilmesini istiyor herkes! Ama bıyığın bırakılmasına kimse ses çıkarmıyor! Lut kavminin yaptıkları ne varsa, bizler de yapıyoruz! Kâfirler ve Yahudiler gibi sakalları kesip, bıyıkları uzatıyoruz! Yüzümüzü kadınların yüzüne benzetmek için sakallarımızı kesiyoruz.

 

İslam’a uygun sakal bırakan birini gördüğümüzde, korkarak bakıyoruz değil mi? Terörist ya da örgüt militanıymış gibi bakıyoruz! Korkuyoruz! Çekiniyoruz!

 

Sakal, yaradılışın tamamlayıcısıdır. Dış görünüşte erkek, kadından sakal ile ayrılır.

[İhya’u-Ulumiddin, Rub’u’l-İbadat, sayfa 388, İmam Gazali]

 

Gelelim etek tıraşına!

Türkiye’deki sözde Müslüman kâfirlere “cinsel uzvundaki kıllar buğday tanesinin uzunluğunu geçerse dinden çıkarsın” demişler!

 

Dikkat edilirse insanın en pis yeri, nefse en lezzetli gelen yerdir. Bu lezzet, ancak arzu, şehvet anında oluşur. Şayet isteksiz, şehvetsiz bir şekilde o pis yerler görülse yahut hayal edilse, insanda bir tiksinti uyandırır. Yeri gelmişken şu hakikati de ifade etmemiz gerekiyor. Kişi, kendisinin yahut bir başkasının cinsiyet organını görmemeli. Zira organların pislik kanalı olması gözdeki nuru alıyor. Göz nurdur; cinsiyet organlarıyla zulümat. Bunlar birbirinin gece ile gündüz misali, zıddıdır. Birinin varlığı, diğerini yok eder. Gözden yüze hayâ yayılmıştır. Hayâ, insanın yüzündedir. Bu yüz, bütünüyle o pis yerlere yönelince, hayâ ve beraberinde olan iman gidiyor. Günümüzde hususiyle bu meselede haddi aşmalar olmuştur. Evliler buna çok dikkat etmelidirler.

 

Hayâ ve örtünmeyi daha iyi anlamak için ilk insan Âdem Aleyhisselam’ın Cennet’teki kıssasına başvurmak lazım. Malum olduğu üzere Adem ile Havva atamız, Cennet’te sevinç ve neşe içinde yaşarlardı. İmtihanın hikmeti gereği, kendilerine bir meyve yasaklanmıştı. Avrupalı Hıristiyan kaynaklarına göre bu, “bilgi ağacıdır” yani Levh-i Mahfuz’da yazılı olan bilgi. Diğer adıyla, kader. Aksine, irfan ehlince bu “fena ağacı”dır. Mayası dünya ile aynı. Cennet’te her şey, dünyadakine zıt, karşı ve aykırıdır. Bu ağaç buğday ağacıdır. Buğday, bütün meyvelerin, sebzelerin özünü kendinde toplayan bitkidir. İşte, şeytan’ın vesvese ve baştan çıkarmasıyla yenilen buğday, Havva validemizde bir ağırlık yapmıştı. Bu ağırlık pisliğin ağırlığıydı. Necaset, kendini hissettirince nur son bulmuş, son bulan nurla birlikte şaşma hissi doğmuştur. O an Havva validemiz ve Adem babamız edep yerlerinin farkına varmışlardır. Edep yerleri, yani pis yerler. Orada bulunan cennet ağaçlarından birinin yaprağıyla edep yerlerini kapatmışlardır. Bu ağaç da, incir ağacıdır. ALLAH Kuran’da Bismillahirrahmanirrahiym Ey Âdemoğulları! Şeytan nasıl ki anne babalarınızı çirkin yerlerini kendilerine göstermek için Cennet’ten çıkardıysa, sakın sizi de belaya uğratmasın! Sadakallahül-Azıym. [Araf Suresi, 27. ayet] buyurmuştur.

 

Kişi, kendisinin yahut bir başkasının cinsiyet organını görmemeli. Zira organların pislik kanalı olması gözdeki nuru alıyor. Göz nurdur; cinsiyet organlarıyla zulümat. Bunlar birbirinin gece ile gündüz misali, zıddıdır. Birinin varlığı, diğerini yok eder. Gözden yüze hayâ yayılmıştır. Hayâ, insanın yüzündedir. Bu yüz, bütünüyle o pis yerlere yönelince, hayâ ve beraberinde olan iman gidiyor.

 

İnsanın hiçbir şekilde kendi cinsiyet uzvunu bile görmemesi gerekiyor! Çünkü cinsiyet uzvu görüldüğünde iman gidiyor! Bizim yüzümüzdeki sakalları kesmemiz yasak! Bizler hem sakallarımızı kesiyoruz, hem de etek tıraşı yapıyoruz! Mason Mustafa Kemal’in Türkiye’deki âlimleri astırmasından sonra, günümüz kâfirlerinin yapmakta olduğu etek tıraşı bizlere bu şekilde yaptırılıyor!

 

Hadis kitaplarında da yer alıyor değil mi ama? Bazı kaynaklarda etek tıraşının yapılması müstehab olarak anlatılıyor!

 

Ünlü dinsiz Abdülkerim bin Ebil Avca öldürülmeden önce şu dehşetli açıklamayı yapar: "Siz beni öldürüyorsunuz ama ben dininizde helali haram, haramı helal yapan 6000 hadisi tahrif ettim, 4000 hadis uydurdum.” Ahmed bin el Cuveybari, Muhammed bin Ukeşa ve Muhammed bin Temim'in Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz hakkında 10.000'den fazla hadis uydurdukları söylenir.

[İbn-i Hacer, Lisanu'l Mizan]

 

Hepsi bozulmuş, değiştirilmiş hadisler!

 

Kişi, kendisinin yahut bir başkasının cinsiyet organını görmemeli. Zira organların pislik kanalı olması gözdeki nuru alıyor. Göz nurdur; cinsiyet organlarıyla zulümat. Bunlar birbirinin gece ile gündüz misali, zıddıdır. Birinin varlığı, diğerini yok eder. Gözden yüze hayâ yayılmıştır. Hayâ, insanın yüzündedir. Bu yüz, bütünüyle o pis yerlere yönelince, hayâ ve beraberinde olan iman gidiyor.

 

Cinsiyet uzvumuzu gördüğümüzde imanımız gidiyor! Yani kâfir oluyoruz! Eskiler bu etek tıraşını duyduktan sonra ne diyor biliyor musunuz? “Eskiden böyle bir şey yoktu, kimsede bilmiyordu. O kadar sene yapmadık, ne olacak bizim halimiz?” diyorlar. Hiç kimse neyin ne olduğunu bilmiyor ki!

 

Evli çiftler beraber banyo yapıyor değil mi? Karı-koca birbirinin helali demişler. Her şey serbest! Ayrı ayrı yıkanmamız gerekirken eşlerimizle beraber yıkanıyoruz!

 

İnsan kendisinin yahut bir başkasının cinsiyet uzvunu gördüğünde hayâ ve beraberinde olan iman gidiyor! Yani dinden çıkıyor, kâfir oluyor!

 

Terlediğimiz zaman koku meydana çıkıyor ama değil mi? Dar şortlar giydiğimiz, dar boxer giydiğimiz ya da dar kıyafetler giydiğimiz için, plastik iplerden üretilen kıyafetler giydiğimiz için kasık yerlerimiz hava almıyor. Terliyoruz!

 

“Bir taraftan da kasık yerleri pis yerler. Temizlenmesi gerekir!” Kasık yerleri pis yerler olduğu için, kıllarla örtünmüştür. İnsan kendi cinsiyet uzvunu bile görmesin, imanı gitmesin diye! Eskiden, tüy dökücü kremler, epilasyon aletleri, tıraş makineleri, jiletler, usturalar yoktu. O zaman insanlar kılıçlarla mı etek tıraşı oluyorlardı? Bıçakla, hançerle mi etek tıraşı oluyorlardı. Hiç evine gelmeden 7 yıl boyunca askerde kalıp savaşanlar, süngülerle, kılıçlarla mı etek tıraşı oluyorlardı?

 

Koltukaltı tıraşımız var bir de! Akciğerlerin en ince uçlarının bulunduğu ve akciğerin uçlarını koruyan kılları kesiyoruz!

 

Sanatçılar, şeytanın ezanlarını seslendirirken, Kuran’a küfretmek için resim çektirirken, Kuran’a küfretmek için televizyonlarda boy gösterirken, açık saçık giyinip, göze kötü görünmesin diye kesiyorlar değil mi koltukaltı kıllarını? Kadın, erkek! Herkes kesiyor! Medeniyet böyle istiyor ama! Çağdaşlık böyle oluyor!

 

3 harf. “Ç-a-ğ” harflerinden oluşan bir kelime. Bütün İslam’a düşman politikacıların ağzında, İslam’a düşman gazetecilerin ağzında, İslam’a düşman bütün eğitimcilerin ağzında bir kelime geziyor. “Çağ dışı! Çağ dışı! Çağ dışı!” Bu nedir? Şimdi bunu açıklayacağız! Ve bunun üzerinde ALLAH’ın hükmünü belirteceğiz! Bu kelimenin başka bir hali de “çağdaş” kelimesi. “Çağdaş uygarlık seviyesi, çağdaş eğitim, çağdaş medeniyet, çağdaş görüş, çağdaş felsefe…” Bu kelimelerle neyi, kastediyorlar acaba? Ne demektir bu? Nesillerimize neyi fısıldamak istiyorlar? İslam âlemi için hangi tuzağı kurmayı planlıyorlar? Bunların farkına varmadan, kâfirin hilesini sezmeden Müslüman kalmak vallahi mümkün değildir! Kâfirin hilesini sökeceğiz ilk önce! Bunun içinde tabi Kuran’ı rehber edineceğiz, Kuran’ı kendimize ölçü haline getireceğiz!

 

Geçen asır içerisinde, İngiliz milletinin başında kraliçe olarak bulunan Victoria zamanında; İngiliz parlamentosunun en müthiş adamı dedikleri başbakan William Ewart Gladstone namındaki ALLAH’sız adam! Gladstone! Bu Müslüman milletlerin topraklarında emperyalizmini, yani sömürgesini devam ettirebilmek için çeşit çeşit hileler, çeşit çeşit oyunlar uydurmaya çalışmıştır. Bazı yerlerde başarılı olmuş, bazı yerlerde başarılı olamamıştı. Özellikle Müslüman Türklerin egemenliği altında bulunan topraklara girememişti. Mesela Çanakkale Boğazı’ndan içeri girememişti kâfir, emperyalist İngiliz, istilacı İngiliz. Taarruz eden İngiliz Çanakkale’den içeri girememişti. İngilizleri Müslüman topraklarımıza sokmamak için, tarihin belgeleriyle şahit 500 bin Anadolu çocuğu şehit olmuşlardı. En sonunda Avam kamarasında İngiliz parlamentosu toplantı yaptı. Toplantı da çeşit çeşit meseleler görüştüler. Müslümanların yaşadıkları yerleri işgal edebilmek, oraları ele geçirebilmek, zapt etmek için hangi metodu kullanalım diye aradılar, taradılar, konuşma yaptılar. En sonunda zeki olan, şeytani bir zekâya sahip olan başbakan William Ewart Gladstone kürsüye geldi kamara da ve hiç sözü uzatmadan birden bire elini çekmecenin gözüne attı. Çekmeceden bir kitap çıkardı. Kitap Kuran’dı. Ve şöyle hitap etti: “Sayın İngiliz parlamenterleri, Sayın İngiliz milletvekilleri Müslüman Türklerin elinden ALLAH’ın kitabı dedikleri şu KURAN’ı alamazsak onların topraklarını işgal edemeyiz” diyordu! İşte elimizden Kuran’ı almak için her çareye başvurdular ve ALLAH’ın kitabını kaldırdılar. ALLAH’ın kitabını kaldırdıkları günden beri hangi kitaba sarılacaklarını şaşırıp kaldılar! Biz ne oyunlara gelmişiz ALLAH’ım! Önce gazetecilere, yazarlara, muhabirlere, şairlere, tarihçilere, öğretmenlere, modacılara bir kelime aşılamışlar. “Çağdaş” kelimesi, bir de “çağ dışı” kelimesi. Çağ dışı. Bizzat Galatasaray Lisesi’nin müdürlüğünü uzun zaman yapmış bulunan ALLAH’sız Tevfik Fikret, kâfir Tevfik Fikret bir şiirin de aynen şöyle söylüyor: “Yırtılır, ey köhne kitap [Kuran’ı kastediyor], yarın düşünce mezarı olan sayfaların. Bir nesil yetiştireceğiz, o nesil çıkıp ey eskimiş, köhnemiş Kuran, seni parçalayacak” diyor kâfir! Böyle hitap ediyor Tevfik Fikret! Türkiye’deki politikacıların %90’ını yetiştiren Galatasaray Lisesi’nin müdürü Tevfik Fikret bunu söylüyor! Şu milletin kaderine bak hele! Köhne kitap diye Kuran’a söylüyor! Dinsiz, ALLAH’sız herifler! Medeniyet tarihine geçmişler, edebiyat tarihine geçmiş bu dinsiz herifler! Ve oradan başlamış devam etmiş, Kuran’ı aynen Mekkeli kâfirler gibi yapmışlar. Mekkeli kâfirler ve müşrikler Kuran okundukça, anlatıldıkça, aktarıldıkça, aşılandıkça küplere biniyorlar; saltanatlarının, hükümlerinin yok olacağını hissediyorlar ve Kuran’ı şu şekilde gölgelemeye çalışıyorlardı:

Aynen o kâfirler şöyle söylüyordu: “Ey Mekkeliler, gençler, şerefliler, asiller” diye hitap ediyorlar. “sakın şu Kuran’ı dinlemeyin, şu Kuran’a kıymet, değer vermeyin” diyorlardı. “Kuran söz konusu olduğu zaman, yaygara koparın, çağ dışı deyin, böyle kitap olmaz deyin, Muhammed’in [Aleyhisselatu Vesselam] uydurması deyin, yalan deyin, bozun, yıkın geçin” diyorlardı. “Propaganda yapın” diyorlardı. Ağızlarıyla ALLAH’ın kâinatın ortasında yaktığı Kuran isimli ışığı söndürmeye çalışıyorlardı! Kuran insanoğlunun ışığıdır! Müslümanların ışığıdır! İslam’ı ortaya koyan Kuran’ın kendisi ışıktır! Dini geceler de Müslümanları kandırmak için televizyonlarda mevlit okutturanlar, niçin Kuran’ı kaldırdılar? Müslümanların gerçek ışığı Kuran’ın kendisidir! Ağızlarıyla ALLAH’ın ışığını, nurunu söndürmeye çalışıyorlar! Ağızlarıyla demek ne demek? Yani ağızlarından çıkan kelimelerle söndürmeye çalışıyorlardı! Ağızlarından hangi kelime çıkıyordu? Çağ dışı! Çağ dışı! Çağ dışı! Kuran’a göre bir topluluk oluşturmaya çalışırsanız; bu topluluk çağ dışı bir topluluk oluyor! ALLAH’sız kâfirler! Nasıl da ALLAH’ın nurunu kelimelerle söndürmeye çalışıyorlar!

 

O halde hemen İslam’ın hükmünü ortaya koyalım! Hangi politikacının ağzından işitirseniz, hangi gazetecinin ağzından işitir, yazısından görürseniz, hangi eğitimcinin kaleminden çıkıyor, kelimesinden çıkıyorsa; “çağ dışı” dediği zaman ALLAH’ın dini olan İslam’ı kast ediyor! “çağdaş” dediği zaman İslam’ı inkâr ediyor, “çağ dışı” dediği zaman, evet İslam’a sataşıyor! “çağdaş adam” dediği zaman “kâfir adam” demektir! “çağ dışı adam” dediği zaman “Müslüman adam” demektir! Kelimelerin anlamını iyi anlayın! Avrupa’dan gelirse eyvallah, İslam’dan gelirse hayır diyor adam! Kabul etmeyeceğiz! Yeryüzünün tamamına İslam kayıtsız şartsız hâkim olacak inşallah! Hileleri söküldü onların! Anarşist hareketler ne tatlı ve ne güzel ispat etti! Neyi ispat etti? Kuran’sız yetişen neslin ne olduğunu ne güzel sergiledi! Kuran’sız yetişen nesil görüyor musunuz ne korkunç oldu? Anarşizm bunu sergiledi! Dehşet oldu! Vahşet oldu! Korkunç oldu! Ama Müslümanların uyanmasına sebep oldu! Ey Müslümanlar! Neslinizi kurtarmak için Kuran’dan başka hiçbir kitabınız yoktur sizin! Onlar ağızlarından çıkan kelimelerle Kuran ışığını söndürmek istiyorlardı! Onlar kalemleriyle Kuran’ı kötülemek istiyorlardı! Onlar kelimeleriyle Kuran’ı silmeye çalışıyorlardı! Ama silemediler! Ama yok edemediler!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Sadakallahül-Azıym.

[Saff Suresi, 8. ayet]

 

Şimdi bu kelimeleri biraz açıklayalım. “çağ dışı”. “çağ dışı” demekle İslam’ı kastediyorlar! Tamam anladık! Hiç kimsenin itirazını kabul etmeyiz! “çağ dışı” dediği zaman Kuran’ın huzurunda yemin ediyorum ki, İslam’ı kast ediyorlar! “çağ dışı”. İslam. İslam’ı kast ediyorlar! Peki, siz İslam’a “çağ dışı” diyorsunuz. Yani çağ dışı demek; geçersiz, kıymetsiz, değersiz, bir şeye yaramaz demek değil mi? Evet, öyle diyorlar! Peki, neden bir gazeteciniz öldüğü zaman, bir politikacınız öldüğü zaman, bir genel müdürünüz öldüğü zaman, bir profesörünüz öldüğü zaman, bir askeriniz öldüğü zaman,… neden çağ dışı dediğiniz İslam’ın camisinin musalla taşına getirip o leşinizi musallat ediyorsunuz? Hani çağ dışıydı? İslam çağ dışı? Cami çağ dışı? İmamlar çağ dışı? Musalla taşı çağ dışı? Sen niye cenazeni getirip, çağ dışı camisinin o musalla taşına koyuyorsun? Götür meyhane de kaldır kâfir adam! Gazinodan kaldır cenazeni! Restorandan kaldır! Diskotekten kaldır! Karnavaldan kaldır cenazeni! Niçin camiye getiriyorsun? Senin gözünde cami, İslam, Kuran çağ dışıydı hani? Sahtekâr oğlu sahtekârlar! Ne korkunç hile görüyor musunuz? Hem İslam’a çağ dışı diyecekler! Hem de pislik cenazelerini camiden taşıyacaklar! Ve Müslümanlarda sanki önlerine gelen her cenazeyi kaldırmaya mecburmuş gibi, o ölünün arkasında durup tekbir alıyorlar! Mecbur musunuz? Kılmayın bu heriflerin cenaze namazını! Hiçbir kanun maddesi zorlayamaz sizi vallahi! Özgürlükçü demokrasi dedikleri şu küfür sistemi içinde hiçbir Müslüman’ı musalla taşına gelen cenazenin namazını kılacaksınız diye vallahi zorlayamazlar! Hiç kimse zorlayamaz! Çağ dışı diyorsun sen İslam’a! Sadece bununla kalsalar iyi! Ölüleri oluyor bunların, cenazeleri çıkıyor. Ölülerine bir isim, bir sıfat bulamıyorlar! Ölü! Ölü! Gazetecilerinin, politikacılarının ölüsüne bir isim bulamıyorlar! Ama çağ dışı dedikleri, geçeri yok, değeri yok, önemi yok, hiçbir şeyi yok dedikleri Kuran’ın verdiği sıfatı, verdiği unvanı; kendi cenazeleri için kullanıyorlar! “şehit” kelimesini kullanıyorlar! Vazife şehidi, demokrasi şehidi, karnaval şehidi, meyhane şehidi, vatan şehidi, … bu ne sahtekarlık! Hani sen Kuran’a çağ dışı diyordun? Niye Kuran’ın kelimesini kullanıyorsun? Utanmaz adam! Çağ dışı Kuran sana göre! Niye “şehit” kelimesini kullanıyorsun? Defol git! Nehit[eşek] de, şehit deme! Hürriyet şehidi, zürriyet şehidi, zurna şehidi,… bu nedir böyle? Oyuncak ettiler İslam’ı!

Sadece ALLAH’ın dini hâkim olsun diye ölene şehit diyebilirsiniz!

“Aman İslam gelmesin! İslam hâkim olmasın” diye bekçilik yaparken ölen adama nasıl şehit diyorsunuz siz? Bu ne çirkin, bu ne serseri adamlar böyle! Onlar böyle hilelerle, korkunç kelime oyunlarıyla İslam’ı nesillerimizin kalbinden sildiler! Bizim neslimizi bu hale getirdiler! Bizim gençliğimizi bu hale getirdiler! Bizim çocuklarımızı, Müslüman milletin nesillerini birbirinin katili, birbirinin canisi, birbirinin zinacısı, birbirinin düşmanı haline getirdiler! Tabi Kuran’ı yıktıktan sonra! Kuran’a iman edilseydi böyle olmayacaktı! İngilizler ne kadar güzel başarılı olmuş görüyor musunuz? Kâfir İngilizler ne dehşet başarılı olmuş!

 

Kâfirler bu propaganda ve kelimelerle, ALLAH’ın yaktığı Kuran ışığını ağızlarıyla söndürmeye çalışıyorlardı. Kelimelerle söndürüyorlar! Kelimelerle bu hainliğe yelteniyorlar! Biz de bu hileleri keşfettik, söylüyoruz! Bütün bu anlattıklarımızda amaç nedir? Sizi ALLAH’a çağırıyoruz biz! Sizi Hz. Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’a çağırıyoruz! Bizim her şeyimiz açık, her şeyimiz meydan da! Biz Kuran’dan başka bir kitap kabul etmemişiz ki! Açıkça söylüyoruz bunu! Kellemizi kesseler, kalbimizi kıyma kıyma etseler, Kuran’dan başka bir kitaba yer bulamayacaklar bizim kalbimizde!“

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Ey Müslümanlar! ALLAH’a ve öldükten sonra dirilmeye inanmayanlarla harp edin, savaşın! Sadakallahül-Azıym.

[Tevbe Suresi, 29.ayet]

Bu düşmanlar nerde ki savaşalım? Öldükten sonra dirilmeye inanmayanlar nerde?

Senin evinde kardeşim! Okuldan mezun olan çocuklarımızın%99’u öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlar! Sen kendin de inanmıyorsun! İnanmış olsan Kuran’a sahip çıkardın!  ALLAH’ın haram ettiğini haram etmeyenler! Kim bunlar? Arayıp sormaya gerek var mı? Her şey meydanda! Sırtına kadar soyunan kadına deyin ki, bu haram değil mi bacım? Bu haram değil mi abla? Bu haram değil mi kardeşim? Niye böyle soyundun? “Aaa.. sen çağ dışı bir adamsın! Niçin haram olsun? Medeniyet böyle istiyor, ben çağdaş bir insanım. Hayatımı yaşıyorum” diyor. İşte ALLAH’ın haram ettiğini haram saymıyor bunlar!

 

Ilık ağdalarla, ılık ağda bantlarıyla, epilasyon aletleriyle bedenlerindeki tüyleri temizliyor değil mi kadınlar! Vücutlarını istedikleri gibi sergileyebilmek için, bedenlerindeki bütün tüyleri temizliyorlar! Açık saçık giyinip, göze hoş görünebilmek için! Artık erkeklerde bedenlerindeki kılları temizliyor!

 

Yapılmadığı takdirde dinden çıkıyorsun denilen ne varsa sadece onları yapıyoruz! Dinden çıkartan ne varsa, haram olan ne varsa “bunu yapmazsanız, dinden çıkarsınız” demişler bizlere!

 

Sadece Cuma namazına gidenler var değil mi? “3 hafta üst üste namaz kılmazsan kâfir olursun” demişler.

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz: “bilerek namazını terk eden [namazını kılmayan], kâfir olur.” buyurmuştur.

[İhyau Ulumiddin, Rubul İbadat, İmam Gazali, sayfa 400]

 

Beş vakit namazını kılmayan kâfirdir.

[Ahmed bin Hanbel]

 

“Beş vakit namazını kılmayan kâfirdir.” Ama bizim dilimizde müslümanlık var! Müslümanlık sadece dilimizde var! Kalbimizde yok! LA iLAHE iLLALLAH diyor ama Müslüman olduğunu iddia edenler! Sadece dille! Kalp diliyle diyenimiz yok!

 

Kıyamet gününde kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı tamam bulunursa hem namazı ve hem de diğer amelleri kabul olunur. Eğer namazında noksanlığı var ise namazı da, diğer amelleri de reddedilir.

[İhyau Ulumiddin, Rubul İbadat, İmam Gazali, sayfa 401]

 

Çalışmak İbadetmiş! Namaza Lüzum yokmuş! Lafa bak!

Müslüman, Kuran’ın tamamına ve sahih hadislerle haber verilen bütün gerçeklere tereddütsüz iman eden insan demektir! Kuran’ın bazı ayetlerini kabul ederim, bazı ayetlerini kabul etmem şeklindeki bir inanca sahip olan insan kâfirdir! Kuran’daki hükümlerin bazısını kabul ederim, bazısını kabul etmem gibi bir inanış yine insanı bütün Kuran’ı inkâr etmiş gibi bir hale sürükler. Bundan dolayı İslam’ı bütün olarak ele almak lazım. İbadetleri, ahkâmı, inancı ve ilahi emirlerin tamamını bütün olarak ele almak, hiçbirisini diğerinden ayırmamak, hepsinin birer hüküm olduğuna ve bu hükümlerinde ALLAH’tan gelen birer hüküm halinde tecelli ettiğine iman etmek lazım! Müslümanlar arasında bir zihniyet var. Bütün İslam Âlemi’ne yayılmış olmakla beraber, en korkunç şekliyle Türkiye’de meydana geliyor.

 

Bir düşünce! “Efendim, çalışmak ibadettir.”

İnsanlar çalışmak ibadettir diye, bir sözün arkasına gizleniyor! “Ben çalışıyorum ya; daire de memurum, garnizon da subayım/astsubayım, okul da öğretmenim/öğrenciyim, devlet makamıyım, milletvekiliyim,… Çalışıyorum, bir masanın başında bir dairede mesai içindeyim, çalışıyorum, işte bu ibadet değil midir?” diyor. “Benim bu çalışmam; garnizon da askerlere eğitim yaptırmam, subay ve astsubay olarak eğitim yaptırmam bir ibadet değil midir? Bir devlet dairesinde masa başında vatandaşların işlerini görüyorum, çalışıyorum bu ibadet değil midir? Fabrikada işçiyim, tezgâh başında çalışıyorum; bu ibadet değil midir? İbadettir. Öyleyse namaza, oruca lüzum yok, en büyük ibadet çalışmaktır” diyor adam. Ve böylece namazı inkâr ediyor! İslam’ın temelini, esasını inkâr etmiş oluyor!

 

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda[TRT] teşkilatın bünyesinde geçmiş bir ramazan ayında, ramazan programını hiç kimseye danışmadan; hiçbir din hocasına, hiçbir din öğretmenine, hiçbir dini otoriteye danışmadan, tamamen kendi kafasından, kendi hayaliyle, kendi bildiklerine göre ramazan programı hazırlamakla görevli bir adam aynen şöyle bir açıklama yaptı. Aynen şöyle söylüyor adam televizyon da: “Ben namaz kılmam, namazın önemine de inanmam. En iyi ibadet çalışmaktır. Çalışıyorum ya, namaza, duaya hiç lüzum yoktur” diyor. Ve bunu bütün Türkiye’ye yayıyor adam. Evet, namaz kılmadığını söylüyor, televizyon için ramazan ayı boyunca dini programlar hazırlıyor ve bir ilahiyatçı olarak; “Ben namaz kılmam, benim ibadetim çalışmaktır” diyor. Ve namaz kılmayı yobazlık sayıyor. Namaz kılmamakla övünüyor. Ve böyle bir adam, Türkiye’nin devlet kanalında ramazan programını hazırlamakla görevlendiriliyor. Ve bu programı Türkiye’deki insanlara takdim ediyor. Ve bu programı hazırlayan adam; namaz kılmamakla iftihar ediyor, namaz kılanlara yobaz diye hitap ediyor. Hala 21. asra ayak bastık, hala Türkiye’de namaz kılmamak bir şöhret oluyor. Namaz kılmayan bir memur derhal amir mevkiine getiriliyor. Namaz kılmayı yobazlık olarak gören bir adam rütbe alıyor, sicil alıyor maaşı büyüyor, genişliyor ve alaka, ilgi görüyor. Düşünebiliyor musunuz? İbadet bakımından yanlış değerlendirmelerin ve zihniyetlerin sonucu namaz kılmayı kabul etmeyen, namazın önemini kabul etmeyen, ALLAH’a kulluk vazifesini kabul etmeyen bir adam hala Türkiye’de rağbet görüyor, büyük makamlara getiriliyor. Türkiye’yi anlayın yani. Hz. KURAN çalışmayı teşvik ediyor. Bismillahirrahmairrahiym. Ve el leyse lil insani illa ma sea. Sadakallahül-Aziym. [Necm Suresi, 39.ayet] Kuran “İnsan için sair gayretinden ve çalışmasından başka bir şey yoktur.” diyor. Çalışmayı en fazla İslamiyet teşvik ediyor.

 Ama ben daire de çalışıyorum, garnizon da subay/astsubayım diye namazı terk edemezsin! Ve namaz ibadetini inkâr edemezsin!

Bu hileyi anlayalım bakalım. Öyle midir, değil midir? Şimdi Kuran’a dönüyoruz. Bakın ALLAH aşkına! Namazın önemini ortaya koyan Kuran’a bakın. Nisa suresinin 100. ayetinde bizzat ALLAH [c.c.]Hz. MUHAMMED Aleyhisselatu Vesselam’a; O’nun şahsında kıyamete kadar gelecek olan bütün ümmeti Muhammed’e şöyle hitap ediyor. ALLAHU EKBER! Buyuruyor ki;  Bismillahirrahmanirrahiym. Ve iza künte fıhim fe ekamte lehümüs salate. Sadakallahül-Aziym. ”Ey Habib-i Zişanım, MUHAMMED MUSTAFAM! Sen Müslümanların arasında bulunduğun zaman bir namaz vaktinin geçmesi halinde, Müslümanlara namaz kıldıracağın zaman! “feltekum taifetüm minhüm meake vel ye'huzu eslihatehümv” bu ayet-i kerimeler bir savaş halinde, karşınızda düşman var; size kurşun yağdırıyor, size bombardıman ediyor, size ok yağdırıyor, taş atıyor. Karşınızda düşman birlikleri olduğu zaman nasıl namaz kılacağımızı ifade ediyor ayet-i kerime de. Bir savaş alanındasınız! Karşınızda düşman birlikleri var, sizde mevzilerdesiniz. Zaman zaman ateş ediyorsunuz, ateş ediyorlar; tam manasıyla savaşıyorsunuz! Bir vatanın savunması, bir memleketin korunması için savaşıyorsunuz! O esnada bile hiçbir Müslüman namazını terk edemez! “Habibim sakın namazı terk etmeyin; hepinizi imha ederim diyor ALLAH [c.c.]. Namaz savaş esnasında bile terk edilemez! Böyle bir savaş esnasında; “Ey Rasulüm, Habibim, sen onlara namaz kıldıracağın zaman; o askerleri, müslüman askerleri ikiye ayır” buyuruyor. “İki sınıfa ayır. “feltekum taifetüm minhüm meake vel ye'huzu eslihatehümv”. “esliha” silahlar demek, silahlar! Silahlarını yanlarına alsınlar. Bir grup asker düşmanla çarpışmaya devam etsinler. Bir grup asker geriye çekilip “ALLAHU EKBER” diye tekbir alıp namaza dursunlar” diyor Ayet-i kerime. Birinci rekâtı kıldır onlara, secdeyi yapsınlar. Secdeden kalkar kalkmaz; o bir rekât namazı kılan askerler savaş meydanına, cepheye gitsinler. Daha evvel cephe de savaşanlar gelip imama uyup 2. rekâtı devam ettirsinler” diyor. 2. rekâtı kılanlar secdeyi yapar yapmaz hemen koşsunlar, birinci rekâtı kılıp da cepheye gidenlerin yanına gitsinler. Onlar dönüp gelsin 2. rekâtı tamamlasınlar” diyor. İki rekât tamamlandı ya “Ve onlar selam verir vermez, cepheye koşsunlar, o ikinci rekâtı kılıp da, birinci rekâtı kılamayanlar geriye gelsinler, onlar da namazı tamamlasınlar. Cephede, kurşun yağmuru altında dahi sakın namazınızı terk etmeyin, sizi cehenneme ebedi hapsederim” diyor ALLAH [c.c.]! Namaz terk edilir mi? Ben çalışıyorum, namaza ne lüzum var denir mi? Kâfir oğlu kâfirler! Nasıl da ibadeti inkâr ediyorlar! Ve bunlar Türkiye’de rağbet görüyor. Bunlara maaş veriliyor. Bunlara makam veriliyor. Bunlara hiçbir kıymet verilmemesi gerekirken; bunlara maaş veriliyor, bunlara rağbet ediliyor. Böyle memleket mi olur? Müslümanların namazını inkâr eden bir adamın Müslümanlık iddia etmesi boştur! Fıkıh kitaplarında geçer. “Bir gemidesiniz, İlahi takdir icabı gemi parçalandı ve herkes battı. O gemideki yolculardan bir Müslüman ALLAH’ın lütfuyla kurtuldu. Nasıl kurtuldu? Bir can simidine yapıştı yahut geniş bir tahtaya sarıldı. Tahtanın üzerinde, denizin ortasında dalgalana dalgalana duruyor. Batmamış. O anda güneşe bakacak, öğle namazı mı ikindi mi? akşam mı? Ne ise namaz vakti geçiyor olsa; o tahtanın üzerinde ima ile namazını kılacak! ‘Gemi battı, denizdeyim, kimsesizim’ diye namazı vaktinden çıkaramaz, bile bile namazı terkederse, mutlaka cehennemliktir” demişler. O esnada bile. ALLAH’ın huzurundan bir an bile ayrılamazsın! Namaz vakitlerini hiçbir idareye, hiçbir memuriyete, hiçbir kanuna, nizama hiç kimse namazını feda edemez. İslam inancına göre %100 ölüm tehlikesi halinde ancak Cum”a namazına gitmeyebilirsiniz! %100 ölüm tehlikesi olması gerekiyor! Kurşunlanacaksınız, hürriyetiniz kısıtlanıyor. Böyle ölüm tehlikesi olmadan başka bir engel, mecburiyet olmadan üst üste 3 defa Cum”a namazını kılmak için camiye –Müslümanların arasına- katılmayan bir Müslüman; derhal müminler defterinden silinir, münafıklar defterine yazılır” diyor Resulullah Aleyhisselatu Vesselam! Hiçbir zaruret yoktur Cum”a’yı terk etmek için. Ölüm müstesna! Ve üst üste 3 defa art arda, peş peşe Cum”a namazını kılmaya gelmeyen bir amirin, bir memurun, bir Müslüman’ın cenaze namazı kılınmaz diyen İslam âlimleri vardır! Bu kadar mühim bir ibadet! Bir Hıristiyan Pazar günü hiçbir endişesi olmadan, Hıristiyan tüccar, Hıristiyan esnaf, Hıristiyan memur, amir, şirket sahibi, patron,… Bütün Hıristiyanlar Türkiye’de Pazar günü rahat rahat kiliseye gidebilirler. İbadet edebilirler. Gözleri arkada kalmaz. Müşteri kaybetmezler. Geri kalmazlar. Tam bir hürriyet içinde Pazar günü kiliseye gidebilirler de Cuma günü Müslümanlar, amirler, memurlar niçin rahatça Cum”a namazını kılmaya gidemezler? Çünkü Müslümanlık Türkiye’de kısıtlanıyor! İyi anlamak lazım! Çalışmak ibadetmiş, namaza lüzum yokmuş. Lafa bak! Bunu telkin ediyorlar. Bu inancı taşıyanlar rağbet ve alaka görüyor. Böyle şey olur mu?

Günde 5 defa namaz emredilmiştir! Kimse bunu değiştiremez! Bütün dünyanın cumhurbaşkanları, bütün dünyanın profesörleri, bütün dünyanın papazları bir araya gelse; “5 vakti 3 vakte indirelim” deseler hepsini inkâr ederiz! DEĞiŞTiREMEZ!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Ve len tecide li sünnetillahi tebdila. Sadakallahül-Aziym.

[Fetih Suresi, 23. ayet].

ALLAH’ın koyduğu bu kanunları, bu emirleri kimse değiştiremez!

 

5 vakit namazını kılanlarda öğrendikleri şekilde kılıyor değil mi namazlarını? İmamla kılındığı zaman, kıyamet günü başımız eşek başına çevrilsin diye, imamla beraber rüku ve secde yapıyoruz! Böyle öğrettiler değil mi bizlere? Böyle öğrettiler! Mason Mustafa Kemal’in Kemalist, Putperest eğitim sistemi böyle öğretti!

 

Türkçe’de bulunmayan sesleri yutarak, sureleri Türkçe okunuşlarıyla okuyarak kıldığımız namazlar!

 

5 vakit namazımızı kılmadığımız halde, sadece dinden çıkmamak için Cum”a namazlarına gidenler var! Kuran’a küfretmek için nüfus cüzdanlarımızdaki fotoğraflarla, giysilerimizde bulunan resimlerle, soldan sağa yazılan yazıların bulunduğu kıyafetlerle, cüzdanlarımızda taşıdığımız ve Mustafa Kemal’in resminin bulunduğu paralarla kılıyoruz namazlarımızı! Cemaatin içinde sadece bir adamın üstünde, Kuran’a küfretmek anlamında olan bir tek resim olması o namazı kılan herkesi küfre götürürken, bütün herkesin üstünde olması cehennemin sonsuzluğuna götürür!

 

Bulunduğumuz bütün ortamların hamam olmasına gelelim. Etek boyları her geçen gün kısalan, saçları açık olan kızların bulunduğu okullardan, açık saçık giyinip, parfüm süren, makyaj yapan kadınların bulunduğu fabrikalardan, namaza giderken ya da sokaktan geçerken; yanlarından geçtiğimizde, saçlarını gördüğümüz, kokularını duyduğumuz, bedenlerindeki teşhir ettikleri yerleri gördüğümüz kadınların, kızların bulunduğu hamamlardan geçerek namaz kılmaya gidiyoruz!

 

İnsanların ilmi geçim için öğrendikleri, dinlerini dünyalıklarına alet ettikleri bir zaman gelecektir.

[Deylemi; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 68]

 

Mason Mustafa Kemal, imamlara maaş bağlattı değil mi? Maaş alabilmek için namaz kıldırıyorlar imamlar! İmamlar ALLAH rızası için değil de; kendini hem peygamber, hem tanrı ilan eden, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e ve bütün peygambelere şair diyen, ALLAH’ın olmadığını söyleyen, ALLAH’ı inkâr eden Mustafa Kemal’in kurduğu devletin verdiği maaşı alabilmek için namaz kıldırıyorlar!

 

Kuran’ın 30 cüz’ü varmış. 610 sayfa olan kutsal kitabımız 20’er sayfaya bölünmüş ve 30 cüzden oluşmuş?

 

Kuran’ı Kerim’in 7 cüzü vardır. Birinci cüz 3 sure, ikinci cüz 5 sure, üçüncü cüz 7 sure, dördüncü cüz 9 sure, beşinci cüz 11 sure, altıncı cüz 13 sure, yedinci cüz de <<kaf>> suresinden sonuna kadardır.

[İhyau Ulumi’d-din- 1.cilt Rub’ul- İbadat, İmam Gazali]

 

7 cüz olan Kuran’ı 30 cüz demişler değil mi bizlere? 30 cüz demişler!

 

Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Osman Radıyallahu Anh Cuma gecesi başlar ve Bakara Suresi’nden Maide Suresi’ne kadar okurdu. Cumartesi gecesi En’am Suresi’nden Hud Suresi’ne, Pazar gecesi Yusuf Suresi’nden Meryem Suresi’ne, Pazartesi gecesi Taha Suresi’nden Kasas Suresi’ne, Salı gecesi Ankebut Suresi’nden Sad Suresi’ne, Çarşamba gecesi Zümer Suresi’nden Rahman Suresi’ne kadar okur ve Perşembe gecesi de hatmini bitirirdi. Sahabe-i kiram böyle yaparlardı.

[İhyau-Ulumi’d-din/Rubul İbadat, sayfa 783, İmam Gazali]

 

Okumasını bilenlerde, 30 cüz okuyor değil mi? Hatim edildiğinde en güzel şekilde 7 günde bitirilmesi gereken Kuran’ı 30 günde hatmediyorlar. Böyle öğretiyorlar çünkü. Böyle anlatıyorlar.

 

Bunu bu şekilde ilk değiştiren Kufe Valisi Zalim Haccac’dır. Basra ve Kufe âlimlerini topladı. Kuran’ın harf, kelime ve ayetlerini saydı, Kuran’ı 30 cüze ve diğer kısımlara böldü.

[İhyau-Ulumi’d-din/1.cilt/Rub’ul İbadat, İmam Gazali]

 

Zalim Haccac’ı bilir misiniz?

 

Harra Vakası - Büyük Hicaz Katliamı

 

Müslümanlar bilmez Harra ya da Harre vakasını. Çünkü bilinçli olarak üzerinde durulmaz, konu edilmez. KERBELA katliamı kadar önemlidir Mekke ve Medine'de. Tecavüz ve yağmaların yanında Kâbe'nin yakılıp yıkılması da vardır üstelik. Ama KERBELA bilinir, Harra bilinmez! 100 bine yakın insanı kesip sıra sıra ağaçlara asan, kadınlarına tecavüz edip köle pazarlarında satan Emeviler, bu alışkanlığı önce Müslümanları katlederek kazanmışlardır.

 

Önce İslam kaynaklarından olayın özetini sunalım:

 

Aralarında, Medine eşrafından Abdullah b. Hanzala, Abdullah b. Ebu Amr ve Münzir b. Zübeyr'in de bulunduğu bir heyet, Şam'a gidip Halife Yezid ile görüşmüşlerdi.

 

Heyet, Medine'ye döndükleri zaman, Yezid'in dinsiz olduğunu, içki içtiğini, çalgı çaldırdığını, yanında şarkıcı kadınlar bulundurduğunu, köpek ve maymun beslediğini vs. söyleyerek, kendisini halife olarak tanımadıklarını açıklamışlardır. Bunun üzerine, Medineliler ayaklanarak henüz çocuk denilecek yaşta bulunan Medine valisi Osman b. Muhammed b. Ebu Süfyan'ı Medine'den sürüp çıkardıkları gibi, Medine'deki Emevîleri de Mervan b. Hakem'in evinde kuşatmışlardı.

 

Emevîlerin acele imdat istemeleri üzerine, Yezid, Müslim b. Ukbe’yi 12 bin kişilik bir ordu ile Medine ve Mekke halkını tepelemeye göndermiştir.

 

Müslim, Medine'de Kureyş'ten ve Ensardan binlerce kişiyi asıp kesmiş, şehri yağmaladıktan sonra Mekke üzerine yürümüş, Müsellel’e geldiğinde hastalanıp ölmüştü.

 

Ölürken, Husayn b. Numeyr'i yerine bırakmıştı. O da mancınıklar kurdurarak Mekke'yi taşa tutmuş, Kâbe’nin duvarları yıkılmış ve yakılmıştı.

 

Kaynaklar:

Taberî. Târîh. c. 7. s. 3-5.

Ezrakî, Ahbânj Mekke, c. 1, s. 196-204,

İtan Abdi Rabbih, Ikdu'l-ferfd, c. 4, s. 387-391 ,

Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 4, s. 42,

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/349-350.

 

Mekke kuşatmasından dolayı evlerde yiyecek bir şey kalmamıştı. Birçok mahallede bulaşıcı hastalıklar ortaya çıkmıştı. Haber gönderilemiyor, yardım gelmiyordu. Birçok kaynakta, kuşatma altında çok zor günler geçiren Müslümanların binek hayvanlarını, hatta hakaret amacıyla Haccac tarafından kendilerine mancınıkla atılan köpekleri bile yemek zorunda kaldıkları anlatılmaktadır.

 

Kuşatmanın altıncı ayında yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Yorulan, bıkan, açlıkla baş başa kalan bazı direnişçiler; Abdullah b. Zübeyr'in etrafından ayrılmaya başladılar. Bunların arasında, Abdullah'ın oğullarının dahi bulunduğu kaydedilmektedir. Abdullah durumun çok kötüye gittiğini ve başka bir çıkış yolu olmadığını görmüştü. Teslim olmak yerine ölümü tercih etti. Şehirde yaşanan faciaya bir son vermek ve daha fazla insanın ölmesini engellemek amacıyla bir çıkış hareketi yaptı ve vuruşarak öldü (1 Ekim 692).

 

Adı zamanla, zulüm ve zorbalıkla özdeşleşecek olan Haccac; büyük bir vahşet ve gururla Abdullah b. Zübeyr'in başını kestirerek önce secdeye kapandı, daha sonra da onun başını Suriye'ye gönderdi. Haccac; haram ayda, haram kılınan bir bölgede kan dökmekten, Allah'ın evini taşa tutmaktan ve Kâbe'nin içine sığınan insanları bile katletmekten çekinmemişti.

KERBELA’dan sonra Mekke ve Medine katliamlarıyla Peygamberin güzide ashabından kimse kalmamış. Geride sesi çıkacak, karşı koyacak, Müslümanlara önderlik yapacak kimse kalmamıştı. [Emevilerin karşı devrimi tamamlanmıştı]

 

Hisam Ibnu Hisan Rahimehullah anlatiyor: "Haccac'in hükmen öldürdüğü insanların miktarı sayılmış, 120 bin kişiye ulaştığı görülmüştür."

[Tirmizi, Fiten 43, (2221)]

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in torunu Hz. Hüseyin Radıyallahu Anh’ın Kerbela’da şehit edilmesini bilir misiniz?

Hz. Hüseyin Radıyallahu Anh çocukluğunda beraber oynadığı, Cebrail Aleyhisselam’ın getirdiği cennet meyvelerını paylaştığı, çocukluk arkadaşı Ömer bin Sa’d’ın komutasındaki ordu tarafından şehit edilmiştir. Halife Yezid bin Muaviye tarafından Horasan Valiliği’ne getirileceği vaat edilen, Kufe ordusunun komutanı olan Ömer bin Sa’d’ın emrindeki askerlerin, Hz. Hüseyin Radıyallahu Anh’ın yanındakilerle beraber cuma namazı kılarken saldırdığını bilir misiniz?

 

Kufe halkından 12 bin kişi Hz. Hüseyin Radıyallahu Anh’a mektup yazmıştır. Hz. Hüseyin Radıyallahu Anh’a biat etmişlerdir ve Hz. Hüseyin Radıyallahu Anh’ın hilafeti sahiplenmesini istemişlerdir. Kufe halkı, Irak Valisi Ubeydullah İbnu Ziyad’ın zulmü karşısında,  halife Yezid’in safına geçmiş ve Hz. Hüseyin Radıyallahu Anh’ı şehit etmiştir.

 

Bunları bilir miyiz? Nerden bilelim? Anlatmıyorlar ki!

Ama Müslümanların kafasının kesilip, kesik başlarıyla oynanması sonucu ortaya çıkan futbolcuları biliriz! Maradona’yı, Pele’yi, Ronaldo’yu, Ronaldinho’yu, Rüştü’yü, Fatih Terim’i, Tugay Kerimoğlu’nu, Van Hoidonk’u, … biliriz!

 

Kuran’a küfretmek için çekilen, İslamiyet’in neslini bozmak için çekilen, her türlü zinanın işlendiği ahir zamanın en büyük hamamı olan televizyonlara çıkan sanatçıları, aktörleri, aktrisleri biliriz. Açık saçık giyinişleri gördüğümüzde şevke geldiğimiz her tarafını açık bırakan kıyafetler giyen fahişe kadınları biliriz. Bedenlerinin her yerini teşhir eden, her türlü zinayı işleyen, dinleri imanları para olan, örtüleri para olan fahişe mankenleri, fahişe şarkıcıları biliriz.

 

“Ben özgürüm, sadece özgürüm” diyen Nil Karaibrahimgil’i biliriz değil mi?

 

Hür olduğunu, özgür olduğunu; her istediğini yapmaya güçlü olduğunu iddiaya yeltenirsen sana ilk vurulacak damga: “Sen kâfirsin. ALLAH’ı inkâr ediyorsun!’’

[Abdülkadir Geylani//Futuhul-Gayb]

 

Kuran’a küfretmek için baktığımız televizyonlarda boy gösterenler bunlar değil mi? İslamiyet’in neslini bozmak için, Kuran’a küfretmek için resimlerle süslenen gazetelerde fotoğrafları çıkanlar bunlar değil mi?

 

Bir taraftan da; “biz o zamanda yaşamadık ki” diyoruz değil mi? Eskilerde yaşamadık! Zamanımızda haram olan, yasak olan ne varsa hepsini biliyoruz, ama işimize gelmedi mi eskilerin zamanında yaşamadık diyoruz. Günümüzde ki olanakları gördüğümüzde birde “Eskiler yaşamıyormuş” diyoruz diğer taraftan!

 

İmam Ebu Hanife’yi, Ahmed bin Hanbel’i, İmam Şafii’yi, İmam Malik’i, Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’ı, İmam Taberani’yi, Ebu Davud’u, Ebu Leyla’yı, Ebu Ya’la’yı, İmam Tirmizi’yi, İmam Müslim’i bilmeyiz. Şeytanın ezanlarını söyleyen şarkıcıları biliriz ama. Her tarafını açıp, vücudunu meydanlara dökenlere, mahrem yerlerinin tamamını sergileyen fahişe şarkıcıları biliriz!

 

Türkiye’de yaşayan sözde Müslüman kâfirler, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz zamanından sonra yaşamış bütün İslam hizmetkârlarını, İslam’a hizmet edenleri bilmesi gerekirken, hiçbirini bilmiyor! Biz daha Türkiye’nin hangi şartlarda ve ne şekilde kurulduğunu bile bilmiyoruz!

 

Ama biz bilim çağındayız! Bilgi çağındayız! Milenyum çağındayız! Milenyum’dayız!

 

Gerçekte cennetliklerin parmakla sayılacak kadar az olduğu, cehennemliklerin ise milyarlarca olduğu ahir zamandayız!

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e şair diyen, ALLAH’ı inkâr eden; kendini hem peygamber, hem tanrı ilan eden Mustafa Kemal’in hayatını; Kemalist köpeklerin anlattığı şekilde biliriz değil mi?

 

İnsanoğlunun yalan yazdığı “elle yazılmış, değiştirilmiş tarihten” biliriz!

 

Ama Mason Mustafa Kemal’in yalanlarla anlatılan hayatını bildiğimiz kadar Aleyhisseatu Vesselam Efendimiz’in hayatını bilmeyiz! “Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz zamanında yaşamadık.” mı diyorsunuz? Sözde Müslüman kâfirler! Biz Mustafa Kemal zamanında da yaşamadık! Mason Mustafa Kemal’in yalanlarla anlatılan hayatını biliyoruz! Türkiye’de yaşayanlar, Mason Mustafa Kemal’e tapan Kemalist putperest köpekler devrinde yaşıyor!

 

Mesruk Rahimehullah anlatıyor: “Hazreti Aişe Radıyallahu Anha’ya dedim ki: “Ey anneciğim! Muhammed Aleyhisseatü Vesselam Rabbini gördü mü?” Bu soru üzerine:

“Söylediğin sözden tüylerim ürperdi. Senin 3 hatalı sözden haberin yok mu? Kim onları sana söylerse yalan söylemiş olur. Şöyle ki: kim sana “Muhammed Rabbini gördü” derse yalan söylemiş olur.” dedi. Hazreti Aişe bu noktada sözüne delil olarak şu ayeti okudu: “Bismillahirrahmanirrahiym. O’nu gözler idrak edemez, O ise gözleri idrak eder. Sadakallahül-Azıym.” [En’am Suresi, 103. ayet]

“Ey Müminlerin annesi? ALLAH “Bismillahirrahmanirrahıym. Yemin olsun ki, peygamber onu apaçık ufukta gördü. Sadakallahül-Azıym’’[Tekvir Suresi, 23. ayet]; ‘’Bismillahirrahmanirrahiym. Yemin olsun ki, onu başka bir inişte de gördü. Sadakallahül-Azıym.” [Necm Suresi, 13. ayet] Buyurmadı mı?” dedim. Hazreti Aişe de: “Bu ümmetten, o meseleyi Resulullah’a ilk soran ben oldum. Aleyhisselatu Vesselam: O Cebrail’dir. Ben Cebrail’i bu iki defadan başka yaratıldığı şekilde görmedim. Cebrail’i, semadan inerken vücudunun büyüklüğü arz ile sema arasını kaplamış olarak gördüm” buyurdular. Hz. Aişe devamla dedi ki: “Kim sana derse ki Muhammed yarın olacak şeyi bilir, yalan söylemiştir. Zira ayet-i kerime’de: “Bismillahirrahmanirrahiym. Hiçbir nefs yarın ne olacağını bilemez. Sadakallahül-Azıym.” [Lokman Suresi, 34. ayet.] buyrulmuştur. Kim sana Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’ın vahiyden bir şey gizlediğini söylerse o da yalan söylemiştir. Çünkü ayet-i kerime de: “Bismillahirrahmanirrahiym. Ey peygamber! Sana Rabbinden her indirileni tebliğ et. Şayet bunu yapmazsan ALLAH’ın risaletini tebliğ etmiş olmazsın. Sadakallahül-Azıym.” [Maide Suresi, 67. ayet] Lakin Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Cebrail Aleyhisselam’ı yaratıldığı şekliyle iki defa görmüştür.”

 [Buhari; Müslim; İmam Tirmizi; Kutub-i Sitte]

 

İmam Müslim’de, Ebu Zerr Radıyallahu Anh rivayeti olarak; Ebu Zerr Radıyallahu Anh’ın Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’a bu konuda sorduğu, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın: “Nurdur. Nasıl görebilirim?” dediği kaydedilmiştir. Ahmed’de yine Ebu Zerr Radıyallahu Anh’den: ‘’Bir nur gördüm’’ cevabını aldığını, İbn-u Huzeyme’de Ebu Zerr Radıyallahu Anh’ın: “ALLAH’ı kalbiyle gördü, gözüyle görmedi.’’ dediği kaydedilmiştir.

[Kutub-i Sitte]

 

Türkiye’de ki sözde âlimler ne diyor? “Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz Miraç Gecesi’nde ALLAH’ı [c.c.] görmüş! Bazıları arada perde olduğunu söylüyor, bazıları da arada perde bile olmadığını söylüyor! Mason Mustafa Kemal’in sisteminde eğitilen âlimler bu kadar biliyor işte! Her şeyi yalan yanlış biliyorlar! Yalan yanlış öğretiyorlar!

 

Ahir zamanda sizden önceki milletleri karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz, hatta Yahudiler ve Hıristiyanlar kertenkele deliğine girseler, siz de peşlerinden gireceksiniz.

[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 470]

 

Hıristiyanların ve Yahudilerin peşinde gidiyoruz değil mi? Yeniliklerin hepsi kâfirlerden geliyor. Elektriği icat etmişler; elektrik kullanmışız! Arabayı icat etmişler; araba kullanmışız! Kuran’a küfretmek için fotoğraf makinelerini icat etmişler fotoğraf makineleriyle fotoğraflar çekmişiz! Ahir zamanın en büyük hamamı olan, her türlü küfrü, zinayı, şirki, sihri içinde barındıran televizyonu icat etmişler; hepimiz televizyon alarak bütün evlerimizi hamama çevirmişiz!

 

Hıristiyanlar ve Yahudiler nereye kuyruk sallarsa, başımızı o yöne çevirmişiz. Uzaya çıkmışlar, uzay demişiz, giyim kuşam demişler, onlar gibi giyinmişiz, sakallar kesilir demişler, sakalları kesmişiz! Yahudi ve Hıristiyanlar gibi sakalları kesmişiz, bıyık bırakmışız! Bazılarımızda kadınların yüzleri gibi olması için; hem bıyıklarımızı, hem sakallarımızı kesmişiz. Erkek erkeğe ilişkiye girmişler, kadın kadına ilişkiye girmişler. Küfürlerle geçirmişiz günümüzü, sığırların geviş getirmesi gibi sakız çiğnemişiz, şeytanın ezanı olan ıslıkları çalmışız, tefleri bırakmışız, orgları, sazları, gitarları, piyanoları çalıp dinlemişiz, darbukayı eklemişiz. Şeriat gericilik, Kemalizm ilericilik demişiz! Küfre götüren ne varsa sarılmışız dört elle! Dünya demişiz, baka bir şey dememişiz!

 

O devir de halkı cehennem kapılarına çağıracak olan birtakım davetçiler olacaktır. Her kim o insanların davetine icabet ederse onu cehenneme atacaklar.

[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 382]

 

Konserler düzenliyorlar değil mi? Şeytanın ezanlarını seslendirenler biraz daha zengin olabilmek için konserler düzenliyorlar! Biz kâfirler de para verip gidiyoruz. Politikacılar ne derse onu yapıyoruz değil mi? Onların peşinden gidiyoruz. Dini hükümlerini bilmedikleri halde âlim dediğimiz, imam dediğimiz, hoca dediklerimizin dediklerini yapıyoruz değil mi?

 

Ahir zamanda, zalim yöneticiler, ALLAH’ın emirlerine karşı gelen bakanlar, hain hâkimler, yalancı hocalar olacaktır. Bunlara herhangi biri yetişirse onların yanında müttefik olmasın, yardımcı olmasın, yön veren olmasın.

[Risalet-ül Huruc-ül Mehdi, sayfa 182]

 

İslam’ı satanlar! Müslümanları satanlar! Türkiye’yi satanlar! Dinin hükmettiği gibi amel etmeyen, Mason Mustafa Kemal’in kanunlarıyla hükmeden milletvekilleri ve yöneticiler. Torpili olan ya da hatırı sayılır bir yerde, bir makamda tanıdığı var diye, haksızı haklı gösteren hâkimler! Dinin hükümlerini bilmeyen hocalar, âlimler! Kendi verdikleri fetvalardaki hükümleri yerine getirmeyen imamlar, hocalar!

 

Haberiniz olsun, şu muhakkak ki başlarınıza birtakım amirler ve devlet başkanları gelecek de onlar, devlet hazinesinden; yardıma ihtiyacı olan sizlere vermediklerini; hakları olmadığı halde kendilerine verilmesini hükme bağlayacaklardır.

[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 380]

 

“Hakları olmadığı halde kendilerine verilmesini hükme bağlayacaklardır.” Türkiye’de Başbakan Bülent Ecevit zamanında milletvekilleri; 2 yıl milletvekilliği yapan bütün milletvekillerinin emekli sayılacağı “Kıyak Emeklilik” yasasını çıkardılar!

 

Yakında başınıza bazı yöneticiler gelecek. Rızıklarınıza el koyacak, sizi yalanlarla avutacaklar. İş yapacaklar. Fakat yaptıkları fena olacak. En fena tarafları da kötülüklerini siz güzel görmedikçe ve yalanlarını onaylamadıkça sizden razı olmayacaklar.

[Bagavi; İmam Tabarani; Geleceğin Tarihi, 1. cilt, sayfa 43]

 

“Rızıklarınıza el koyacak”. Kemer sıkma politikası izlettiriyorlar!

 

“Sizi yalanlarla avutacaklar.” Milletvekilleri seçilene kadar her türlü yalanı söylüyorlar! Seçildikten sonra da devletin malı deniz deyip, devletin parasını cebe indiriyorlar!

 

“İş yapacaklar. Fakat yaptıkları fena olacak.” Türkiye’yi, İslam’ı, Müslümanları satıyorlar değil mi? Basın ellerinde, Medya ellerinde! Her şeyi istedikleri şekilde süsleyip gösteriyorlar. Her şeyi kendi istedikleri şekilde anlatıyorlar biz kâfirlere!

 

“En fena tarafları da kötülüklerini siz güzel görmedikçe ve yalanlarını onaylamadıkça sizden razı olmayacaklar.“ Onların yaptıklarını doğru kabul ediyoruz üstelik! “Başa kim gelirse zaten aynısını yapıyor. Helal olsun! Yapmazsa olmaz zaten!” diyoruz üstelik! Gelen devletin, halkın parasını cebine indiriyor!

 

İslam’ın usulleri teker teker bozulacak ve halkı delalete düşürücü hükümet adamları çıkacak.

[Hakim; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 57]

 

İslam’ın usullerinden bir şey kalmadı ki! Her şeyimiz kâfirlere, Yahudilere benzedi! Mustafa Kemal’in bize getirdiklerini yapıyoruz! Mason Mustafa Kemal’e tapan Kemalist putperest sistemin istediği gibi yaşıyoruz!

 

Domuz yağı katkısı katılan ETi ürünlerinden başka bir şey satılmayan,  Muhammed ve Mekke yok olsun yazısıyla satılan Coca Cola’nın satıldığı askeriyede ölenlere “şehit” diyorlar! Üstelik bir de cenaze namazı kılıyorlar değil mi?

 

Şimdi bu kelimeleri biraz açıklayalım. “çağ dışı”. “çağ dışı” demekle İslam’ı kastediyorlar! Tamam anladık! Hiç kimsenin itirazını kabul etmeyiz! “çağ dışı” dediği zaman Kuran’ın huzurunda yemin ediyorum ki, İslam’ı kast ediyorlar! “çağ dışı”. İslam. İslam’ı kast ediyorlar! Peki, siz İslam’a “çağ dışı” diyorsunuz. Yani çağ dışı demek; geçersiz, kıymetsiz, değersiz, bir şeye yaramaz demek değil mi? Evet, öyle diyorlar! Peki, neden bir gazeteciniz öldüğü zaman, bir politikacınız öldüğü zaman, bir genel müdürünüz öldüğü zaman, bir profesörünüz öldüğü zaman, bir askeriniz öldüğü zaman,… neden çağ dışı dediğiniz İslam’ın camisinin musalla taşına getirip o leşinizi musallat ediyorsunuz? Hani çağ dışıydı? İslam çağ dışı? Cami çağ dışı? İmamlar çağ dışı? Musalla taşı çağ dışı? Sen niye cenazeni getirip, çağ dışı camisinin o musalla taşına koyuyorsun? Götür meyhane de kaldır kâfir adam! Gazinodan kaldır cenazeni! Restorandan kaldır! Diskotekten kaldır! Karnavaldan kaldır cenazeni! Niçin camiye getiriyorsun? Senin gözünde cami, İslam, Kuran çağ dışıydı hani? Sahtekâr oğlu sahtekârlar! Ne korkunç hile görüyor musunuz? Hem İslam’a çağ dışı diyecekler! Hem de pislik cenazelerini camiden taşıyacaklar! Ve Müslümanlarda sanki önlerine gelen her cenazeyi kaldırmaya mecburmuş gibi, o ölünün arkasında durup tekbir alıyorlar! Mecbur musunuz? Kılmayın bu heriflerin cenaze namazını! Hiçbir kanun maddesi zorlayamaz sizi vallahi! Özgürlükçü demokrasi dedikleri şu küfür sistemi içinde hiçbir Müslüman’ı musalla taşına gelen cenazenin namazını kılacaksınız diye vallahi zorlayamazlar! Hiç kimse zorlayamaz! Çağ dışı diyorsun sen İslam’a! Sadece bununla kalsalar iyi! Ölüleri oluyor bunların, cenazeleri çıkıyor. Ölülerine bir isim, bir sıfat bulamıyorlar! Ölü! Ölü! Gazetecilerinin, politikacılarının ölüsüne bir isim bulamıyorlar! Ama çağ dışı dedikleri, geçeri yok, değeri yok, önemi yok, hiçbir şeyi yok dedikleri Kuran’ın verdiği sıfatı, verdiği unvanı; kendi cenazeleri için kullanıyorlar! “şehit” kelimesini kullanıyorlar! Vazife şehidi, demokrasi şehidi, karnaval şehidi, meyhane şehidi, vatan şehidi, … bu ne sahtekarlık! Hani sen Kuran’a çağ dışı diyordun? Niye Kuran’ın kelimesini kullanıyorsun? Utanmaz adam! Çağ dışı Kuran sana göre! Niye “şehit” kelimesini kullanıyorsun? Defol git! Nehit[eşek] de, şehit deme! Hürriyet şehidi, zürriyet şehidi, zurna şehidi,… bu nedir böyle? Oyuncak ettiler İslam’ı!

Sadece ALLAH’ın dini hâkim olsun diye ölene şehit diyebilirsiniz!

“Aman İslam gelmesin! İslam hâkim olmasın” diye bekçilik yaparken ölen adama nasıl şehit diyorsunuz siz? Bu ne çirkin, bu ne serseri adamlar böyle! Onlar böyle hilelerle, korkunç kelime oyunlarıyla İslam’ı nesillerimizin kalbinden sildiler! Bizim neslimizi bu hale getirdiler! Bizim gençliğimizi bu hale getirdiler! Bizim çocuklarımızı, Müslüman milletin nesillerini birbirinin katili, birbirinin canisi, birbirinin zinacısı, birbirinin düşmanı haline getirdiler! Tabi Kuran’ı yıktıktan sonra! Kuran’a iman edilseydi böyle olmayacaktı! İngilizler ne kadar güzel başarılı olmuş görüyor musunuz? Kâfir İngilizler ne dehşet başarılı olmuş!

 

Gerçekte “şehit” olanın cenaze namazı kılınmaz! Bize “şehit” olarak gösterilen askerlere cenaze namazı kılınıyor değil mi? Gölcük Askeri Gazinosu’nda Çevik Bir’in Kuran’ı ayaklarının altına alıp çiğnediği, askeri gazinoda çıplak dansöz oynattırıp içkiler içirttiği gece; sırf devlet vergi alamayacak diye sayıları düşürülen, Amerika’daki Alice’ler, John’lar, Susan’lar ölmesin diye öldürülen insanlara “şehit” dediler değil mi?

Şehit dediler ve cenaze namazlarını kıldırmadılar! Ölenlerin sayısı belli olmasın diye! Türkiye’de cenaze namazını kılınacak kimse yok gerçi gerçekte!

Askerde ölene “şehit” diyorlar, tören düzenleyip “cenaze namazı” kılıyorlar, para alamayacaklarından korktuklarından sayıları belli olmasın diye cenaze namazlarını kıldırmadıkları 60 binden fazla insanı bizlere “şehit” oldu diye yutturuyorlar.

 

Yakın gelecekte yani insanları kör edip doğruyu göstermeyen, sağır edip hak olanı duyurmayan ve dilsiz edip hak sözleri konuşturmayan bir takım fitneler olacaktır.

[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 390]

 

“Yakın gelecekte yani insanları kör edip doğruyu göstermeyen bir takım fitneler olacaktır.”

“Görmedim, duymadım, bilmiyorum” demezsek, başımıza gelebilecekler var değil mi? Yöneticiler, gücü elinde tutanlar ne derse doğru! Kendi menfaatleri doğrultusunda dedikleri doğru! Yöneticiler, gücü elinde tutanlar ne derse doğru! Akıllı dediklerimiz en büyük yalancı çıkıyor değil mi? Deli dediklerimizde bizden akıllı çıkıyor! Bize gerçekleri anlatmaya çalışanlara “yobaz, gerici” diyoruz, “deli” diyoruz, bizi kandırmaya çalışanlara “akıllı” diyoruz!

 

“sağır edip hak olanı duyurmayan bir takım fitneler olacaktır.” Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bile bilmiyoruz! Gazeteler, televizyonlar ne derse ona inanıyoruz! Tanıdıklarımız arasında siyasetle alakalı biri varsa biraz daha fazlasını biliyoruz o kadar!

 

“Dilsiz edip hak sözleri konuşturmayan bir takım fitneler olacaktır.” Düşünce özgürlüğü var diyorlar ama işlerine gelmeyen bir şey oldu mu konuşturmuyorlar! Artık düşünce özgürlüğü yasası çıkarttılar. Türkiye’de Laiklik ve Mason Mustafa Kemal hakkında konuşmamak kaydıyla, her konuda konuşabiliriz artık! Bir tek Mason Mustafa Kemal ve Laiklik hakkında konuşamayız! Neden? Kemalist putperestler öyle istiyor! ALLAH’A küfrediliyor! Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e hakaret ediliyor! Ama Türkiye’de sadece Mustafa Kemal hakkında konuşulamıyor!

 

Duydunuz mu hiç koruma kanunu?

Dünyanın hiçbir milletinde, dünyanın hiçbir devletinde bir şahsı koruma kanunu yoktur! Madalyonun ters tarafı da, öbür tarafı da, bu tarafı da millete gösterilebilir. Herkese seyrettirilebilir. Alparslan, Selahaddin Eyyubi, Sultan Fatih gibi zatlar hakkında koruma kanunu var mı? YOK! Niye yok? Onlar az iş mi gördüler? Her biri devirler kapadı, devirler açtı. Böylece Müslüman milletlere hizmet ettiler. Var mı koruma kanunu? Yok! Niye? Eleştiriye açık adamlar! Eleştiriye açık! Birçok meziyetlerinin, hizmetlerinin yanında bazen hataları da olabilir, söylenebilir. Bu normal bir şeydir ama “Siz Mustafa Kemal’i eleştiremezsiniz! Hatalarından bahsedemezsiniz!” Neden? Koruma Kanunu var da ondan! Neden koruma kanunu var hiç düşündünüz mü? Tutulacak tarafı yok Mustafa Kemal’in, o yüzden! Madalyonun öbür tarafı kapkara! Her tarafı berbat! Millete ve yeni nesle hep madalyonun bir tarafını göstermişler. Oturmuş Mustafa Kemal’i methetmişler, kalkmış Mustafa Kemal’i methetmişler, yemiş Mustafa Kemal’i methetmişler, yatmış Mustafa Kemal’i methetmişler. Her şeyde Mustafa Kemal! Kimdir Mustafa Kemal? Masondur! İttihatçıdır. Casustur! Hem İngiliz casusu! Haindir! Vesikalar söylüyor ben söylemiyorum! Geçsinler karşıma! Vesikalar söylüyor. Dünya basını yazıyor!  Namus düşmanıdır! Sarhoştur! İsmet Paşa söylüyor! İsmet Paşa söylüyor! Kendilerinin yazdığı tarih kitaplarında var! “Bir gün Çankaya da, içki masasında memleketin mühim meselelerini görüşüyorlar, anlaşamıyorlar aralarında, İsmet Paşa ayağa kalkıyor, elini masaya vuruyor! Diyor ki; bu memleket ve bu millet; daha ne zamana kadar böyle sarhoş masalarından, içki masalarından idare edilecektir? Mustafa Kemal’in cevabı şu oluyor;

“Aklını başına topla, seni de buraya, bu makama getiren bir sarhoştur!”

Mustafa Kemal soysuzdur! Milliyeti ve cinsi meçhuldür! İkiyüzlüdür! Katildir! Komitecidir! Dinsizdir! Ve din düşmanıdır! Ve deccaldır! Ve nihayet puttur! Hepsinin delili var! İşte bakın! Adamınız, atanız bu! Mustafa Kemal budur! Vatanı kurtarmış büyük bir kahraman öyle mi? Öyle mi? Adamın biri, denize düşmüş bir kadını kayığını sürerek kurtarmış, kayığa almış. Kadını kenara çıkaracağı yerde; denize açılmış, açılmış, gözden kaybolunca kadının namusuna tecavüz etmiş, ırzına geçmiş. Şimdi siz bu adama kurtarıcı diyebilir misiniz? İşte bu misal! Memlekette namus bırakmadılar! Çankaya, devrinde bir meyhane ve bir kerhane haline gelmişti! Deliller çok!

 

Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri önceden gelip geçenlere –çeşitli itham ve bahanelerle hakaret ettiği zaman, artık kızıl rüzgârları, yere batışı veya suret değiştirmeyi veya gökten taş yağmasını bekleyin.

[Tirmizi, Fiten, sayfa 39; Kutub-i Sitte, 14.cilt, sayfa 341]

 

“Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri önceden gelip geçenlere –çeşitli itham ve bahanelerle hakaret ettiği zaman.”

 

Eski isimlerle hep alay ediliyor değil mi? İslami isimlerle alay ediliyor! “İnek Şaban”, “Psikopat Gaffur”, … isimlerinde karakter oluşturuyorlar hep!

Ayşe, Fatma, Ziya, ... Bu gibi İslami isimlerle isimlenenler isimlerini sevmiyor değil mi?

 

Türkiye’deki sözde Müslüman kâfirler “öküz aleyhisselam” diyor birbirine.

 

“Kara gözlüm sende yalancı çıktın. Seni kendime ilah yapmıştım. Taptım, sana taptım. Seni kendime ilah yapmıştım.” diye şarkılar var değil mi?

 

“Sen psikopatsan ben psikopatın ALLAH’ıyım” diyor sözde Müslüman kâfirler!

 

“Elif dedim, dedim, kız ben sana ne dedim” diye şarkı söylüyorlar.

“Ar gelir Osman Aga, ar gelir, Safiye’me karyola dar gelir” diye şarkı söylüyorlar!

 

Hizbullah’ı bilir misiniz? Hizbullah; yani ALLAH için, din uğrunda ciddi gayret sahibi olan ve din düşmanlarıyla asla hakiki dost olmayan mücahit cemaat demektir. Ama sözde Müslüman kâfirler Hizbullah’a bile terör örgütü diyor değil mi?

 

“Kanbersiz düğün olur mu?”

Kanber kimdir?” Hz. Ali Kerremullahi Vechehü’nün sadık ve vefalı kölesidir. Mason Mustafa Kemal’in dilinde “her şeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan adam” oluyor.

 

Filmlerde “Atma Ziya” diyorlar değil mi? Ziya; ışık, aydınlık, nur demektir. Filmlerde alay ediliyor değil mi ama? Kuran’a küfretmek için çekilen filmlerde alay ediliyor.

 

“Selam, selam aleyküm, selam, selam aleyküm.” diye şarkı bile yaptılar değil mi?

 

Romanlarda, filmlerde, dizilerde, evdeki hizmetçilere, uşaklara “Pertev” diyorlar değil mi birde? Pertev; Osmanlıca ve Farsç ada; Ziya, ışık anlamındadır. Mason Mustafa Kemal’in dilinde hizmetçi ve uşak anlamında kullanılıyor.

 

Fizikte, kimya da tekerlemeler oluşturuyorlar değil mi? H2SO4 [Hasan 2 salak Osman 4]

 

Düldül’ü bilir misiniz? Kim bilmez ki? Düldül Red Kit’in atı değil mi? Kuran’a küfretmek için yapılan çizgi romanlarda, Kuran’a küfretmek için olmamış bir şeyi olmuş gibi göstermek, hareket ettirmek olduğu için, sihir olan; televizyonlarda gösterilen çizgi filmlerde Red Kit’in atının ismi “Düldül” değil mi Mason Mustafa Kemal’in dilinde?

 

“Düldül” Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e mahsus bir katır olup, sonradan Hz. Ali Kerremullahi Vechehü’ye verilen katırın adıdır. Ama biz Kuran’a küfretmek için okuduğumuz çizgi romanlardaki, Kuran’a küfretmek için izlediğimiz çizgi filmlerde ki Red Kit’in atına “Düldül” diyoruz!

 

Nasreddin Hoca’yı bilir misiniz? “Oooooo. Nasrettin Hoca’yı kim bilmez?” Tüm dünya Nasrettin Hoca’nın fıkralarını dinliyor. Nasrettin Hoca’nın fıkralarıyla büyüdük. Hala dinliyoruz, anlatıyoruz.

 

Nasrettin Hoca, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim’in derslerini dinleyen, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdüren, medreselerde ders okutan, kadılık görevinde bulunan; bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilen bir derviştir! Sözde Müslüman kâfir bizlerse Nasrettin Hoca olarak biliriz!

 

Nasreddin Hoca, Seyyid Nesimi ve Hallacı Mansur; Seyyid Mahmud Hayrani’nin 3 dervişidir. Bunların yanında bir koyun vardır. Acıktıkları zaman bu koyunu kesip yerler. Daha sonra ise koyunun kemiklerini bir araya getirip, üstünü koyunun postuyla örterler. Seyyid Mahmud Hayrani dua eder ve ALLAH’ın ilahi kudretiyle koyun yeniden canlanır. Seyyid Mahmud Hayrani’nin bir gün işi çıkar. Köyüne gitmesi gerekir. Giderken dervişlerine “Ben yokken koyunu kesip yemeyin” der. Seyyid Mahmud Hayrani dervişlerini ve koyunu bırakır köyüne gider. Nasreddin Hoca, Seyyid Nesimi ve Hallacı Mansur acıkırlar. “Ne yapsak?” diye düşünürken; “Dua edildiğinde canlanmıyor mu? Nasıl olsa nasıl dua edildiğini öğrendik, biz de dua ederiz koyun canlanır” derler ve koyunu kesip yerler. İş dua kısmına gelir. Ne kadar dua etseler de koyun canlanmaz. Seyyid Mahmud Hayrani işini bitirip döndüğünde koyunun kemiklerini görür. Kerametin bozulmasına çok kızar. Seyyid Mahmud Hayrani “Kim kesti bu koyunu? Çabuk söyleyin!” der. Hallacı Mansur başı önünde “Ben kestim.” der. Seyyid Mahmud Hayrani “Günün birinde halk da seni kessin” diye beddua eder. Seyyid Mahmud Hayrani Seyyid Nesimi’ye döner; “Sen ne yaptın?” diye sorar. Seyyid Nesimi “Bende derisini yüzdüm” diye cevap verir. Seyyid Mahmud Hayrani “Halk da senin derini yüzsün!” diye beddua eder. Seyyid Mahmud Hayrani Nasreddin Hoca’ya “Ya sen ne yaptın?” diye sorar. Nasreddin Hoca “Ben onların bu hallerine hem güldüm, hem de etin ucundan biraz yedim” diye cevap verir. Seyyid Mahmud Hayrani “Kıyamete kadar, evet kıyamete kadar tüm dünya sana gülsün!” diye beddua eder.

 

Biz sözde Müslüman kâfirler işte bu yüzden Nasrettin Hoca’ya gülüyoruz! Âlim ve derviş olduğunu bilmiyoruz.

 

Bilim çağındayız ama! Bilgi çağındayız! Şeytanın ezanlarını istediğimiz zaman dinleyebildiğimiz için bilim çağındayız! Dünyevi her ilmi bildiğimiz, öğrenebildiğimiz için bilim çağındayız! İslami hükümler en son duymak istediğimiz şey olduğu için bilim çağındayız! Her türlü haramı islediğimiz için bilim çağındayız!

 

Biz sözde Müslüman kâfirler Nasreddin Hoca’ya bu yüzden gülüyoruz!

 

Gelelim Seyyid Mahmud Hayrani’nin “Günün birinde halk da seni kessin” diye beddua Hallacı Mansur’a.

 

Şeyhlerinden ayrıldıktan ve yıllar geçtikten sonra Hallacı Mansur bir gün köyün meydanındaki çöplerin üzerine çıkar ve “Herkes beni dinlesin” der. Halk Hallacı Mansur’u çok sevip saydığı için, herkes etrafına toplanır. Hallacı Mansur “Sizin ALLAHınız benim ayaklarımın altındadır” der. Bütün halk panik içinde birbirine bakar. Hallacı Mansur’un kellesini vururlar. Hallacı Mansur’un cesedi, kimse bulmasın diye bilinmeyen bir yere gömülür.  Hallacı Mansur’un kesik başı çöplükte kalır. Aradan yıllar geçer. Hallacı Mansur’un başı çöplükte, canlıymış gibi; taptaze, pırıl pırıl, hiç çürümeden durmaktadır. Bir kaç kişi hariç Hallacı Mansur’u herkes unutmuştur. Hallacı Mansur’u tanıyanların anlattıklarını duyan zamanın padişahı “Böyle bir ALLAH dostu nasıl böyle bir şey söyleyebilir?” diye meraklanır. Ve Hallacı Mansur’u tanıyanlar vasıtasıyla, o sözü söylediği çöplüğü bulur. Çöplüğe vardığında; Hallacı Mansur’un kesik başının yıllar geçmesine rağmen; pırıl pırıl, taptaze ve çürümemiş olduğunu görür. Daha da meraklanır. Düşünür, daha sonra çöplüğün altını kazdırır. Hallacı Mansur’un “Sizin ALLAHınız benim ayaklarımın altındadır” dediği yerden, içi çil çil altın dolu bir sandık çıkar. Padişah askerleri çağırır. “Halk namazda iken, bu altınları onların üzerlerine atın” der. Askerler denileni yapar. Namazdayken altınları gören halk, hemen namazlarını bozar ve altınları toplamaya başlar. Padişah imama “Namazı bu şekilde bozmanın hükmü nedir?” diye sorar. İmam “idam” cevabını verir. Padişah askerlere “Hepsinin kellesini vurun!” der. Hepsinin kellesi vurulur.

 Hallacı Mansur; ayaklarının altında altın dolu bir sandık olduğu için, insanların paraya taptıkları için o cümleyi söylemiştir.

 

Gelelim Seyyid Mahmud Hayrani’nin “Halk da senin derini yüzsün” diye beddua ettiği Seyyid Nesimi’ye.

 

Seyyid Nesimi; ALLAH aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; “Enel-Hak=[ben Hakk’ım]”  sözünü söyler. Seyyid Nesimi’nin bu sözünü zahiri âlimleri “dinden çıktığını ve dinsiz olduğuna” işaret ettiğine hükmedip, Seyyid Nesimi’nin öldürülmesi için fetva verirler. Zamanın halifesine götürerek fesat çıkarırlar. Halife, Seyyid Nesimi’nin 1000 sene zindana atılmasını emreder. Fakat halk Seyyid Nesimi’yi ziyarete gelip bazı meseleleri sormaya devam eder. İnsanların Seyyid Nesimi’yi zirayeti de yasaklanır. Çok yakın iki dostu hariç kimse 5 ay boyunca Seyyid Nesimi’yi zirayet edemez. Halife “Enel-Hak sözünden dönene kadar sopalayınız, dönmezse onu öldürün!” emrini verir. Bunun üzerine Seyyid Nesimi’ye 100 kırbaç vurulur. Kendisinden en küçük bir ses bile çıkmaz. Ölmediğini görünce; ellerini ve ayaklarını keserler. Seyyid Nesimi, elleri ve ayakları kesildiğinde “Sakın korkudan sarardığımı zannetmeyin. Kan kaybetmekten sararıyorum” der. Seyyid Nesimi’nin gözleri de çıkartılır, üstelik diri diri derisi yüzülür. Halkın yanından sürüklenerek götürülür. Halk taş atmaya başlar. Atılan taşlara hiç ses çıkarmaz, hatta tebessüm eder. Bir dostu, taş yerine gül atar. O zaman Seyyid Nesimi inler. Sebebi sorulduğunda “Taş atanlar beni yakından tanımayanlardır, halden anlamazlar. Halden anlayanların bir gülü bile beni incitti.” cevabını verir. Nakledilir ki; şeytan Seyyid Nesimi’nin yanına gelir ve “Bir Ene[yani ben] sen dedin, bir ene de ben. [Sen Ene’l-Hakk dedin, ben ‘Ene hayrun minhü= ben ondan hayırlıyım.’dedim.] Nasıl oluyorda, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lanet yağdırıyor?” diye sorar. Seyyid Nesimi şu cevabı verir: “Sebep şudur. Sen ‘Ene’ dedin, kendini ortaya koydun, ben ‘Ene’ dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği ortadan kaldırmanın ise gayet iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lanet etti.” Seyyid Nesimi’nin “Ene’l-Hakk demesi “Ben yokum, ALLAH vardır” demektir. Elleri ayakları kesilen, gözleri çıkartılan, diri diri derisi yüzülen Seyyid Nesimi tekrar zindana atılır. Seyyid Nesimi’nin dostlarından biri zindanda zirayetine gider. Azrail Aleyhisselam, Seyyid Nesimi’nin canını almak için gelir. Seyyid Nesimi’nin; “Bana ALLAH için bu işkenceyi reva görenlerin; ALLAH’ın rızası için benim ellerimi, ayaklarımı kesenlerin;  gözlerimi çıkartanların; diri diri derimi yüzenlerin günahları affedilmedikçe ben canımı teslim edemem” dediğini duyar ve Azrail Aleyhisselam’ın Seyyid Nesimi’nin canını almadan gittiğine şahit olur. İkinci akşam yine zindana gider. Meleklerin Seyyid Nesimi’ye; “Rasulullah, sahabeler, herkes seni bekliyor, gel” dediklerine şahit olur. Seyyid Nesimi yine “Bana ALLAH için bu işkenceyi reva görenlerin; ALLAH’ın rızası için benim ellerimi, ayaklarımı kesenlerin;  gözlerimi çıkartanların; diri diri derimi yüzenlerin günahları affedilmedikçe ben canımı teslim edemem” der. Azrail Aleyhisselam, tekrar Seyyid Nesimi’nin canını almadan döner. Seyyid Nesimi’nin arkadaşı üçüncü akşam yine zindana gider. Bu sefer Seyyid Nesimi’yi bulamaz. Dördüncü akşam tekrar geldiğinde ise ne zindan vardır, ne de Seyyid Nesimi. Beşinci akşam gittiğinde ise zindanın bulunduğu kale de yerinde yoktur.

 

“Benim ellerimi, ayaklarımı kesenlerin;  gözlerimi çıkartanların; diri diri derimi yüzenlerin günahları affedilmedikçe ben canımı teslim edemem.” diyor Seyyid Nesimi! İmanı bu kadar kuvvetli olan Seyyid Nesimi!

 

Biz sözde Müslüman kâfirlerse elimize diken batsa, hatta canımız sıkılsa lanet yağdırıyoruz, “of” diyoruz. Diri diri derisini yüzenlerin günahlarının affını dilemek nerde?

 

Sonunda cahil birtakım insanlar kalırda kendilerine dini meseleler sorulunca, onlar ilimleri olmadığı halde kendi fikirleri ile fetva verirler de hem kendileri sapıklığa düşerler hem de halkı saptırırlar.

[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir zaman Alametleri, sayfa 463]

 

“Sonunda cahil birtakım insanlar kalırda kendilerine dini meseleler sorulunca, onlar ilimleri olmadığı halde kendi fikirleri ile fetva verirler.” Biraz dini bilgisi olan herkese hüküm soruyoruz değil mi? “Şu söyle olursa nasıl olur? Bu nasıl yapılmalı?” diye soruyoruz en basit olarak. Sorduğumuz kişide kendi mantığına göre yorum yapıyor değil mi? Bildiği kadarıyla yorum yapıyor.

 

“Hem kendileri sapıklığa düşerler hem de halkı saptırırlar.” Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyoruz ki, kazanç sağladıktan sonra her şeyin doğru olduğunu düşünüyoruz!

 

Yazık ümmetime ulemadan dolayı! Bunlar ilmi ticaret vasıtası edinirler. Zamanlarının yöneticilerine sokulmak için kendilerine kazanç temin ederler.

[Hatim; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 27]

 

“Yazık ümmetime ulemadan dolayı! Bunlar ilmi ticaret vasıtası edinirler.” Televizyonlarda program yapan âlimler İslami hükümleri bozmak için fetva veriyorlar ya! Tavuktan da kurban olur diyorlar! Öpüşüldüğünde oruç bozulmaz diyorlar! Sakız çiğnendiğinde oruç bozulmaz diyorlar!

 

Bir kimse ümmetime hainlik ederse Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Dediler ki: "Ya Resulallah hainlik nedir?" Buyurdu ki: "İnsanlara dinde olmayan şeyleri dinde varmış gibi göstermek ve onunla amel etmektir.

[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 431]

 

Şu 10 şey Lut kavminin ahlakındandır: Meclislerde fiske taşı atmak, erkeklerin sakız çiğnemesi, yol üstünde misvak kullanmak, ıslık çalmak, güvercinle oynamak, sapanla taş atmak, sarığı gerektiği şekilde takmamak, kumar oynamak, erkeklerin parmaklarına kına yakması, göğsü açık gezmek ve çarşıda açık bacakla gezmek.

 [Ravi: Hz. İbn-i Abbas Radıyallahu Anh, Ramuz El-Ehadis, Sayfa 316, Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi.]

 

“Erkeklerin sakız çiğnemesi.” Sığırların geviş getirmesi misali sakız çiğniyoruz değil mi? Can sıkıntısı. Canımızın sıkıntısı geçsin de nasıl geçerse geçsin. Sakız çiğnerken ağzımız sürekli hareket ettiğinden midemiz sürekli çalışıyor ve karnımız acıkıyor. Hoşumuza ne giderse, nefsimiz ne isterse onları yiyoruz. Ne olduğuna bakmadan, üstelik Tuz Gölü’nden elde edilen tuzları kullanarak yaptığımız yemekleri yiyoruz! Lut kavmini helak eden bir davranış olan sakız çiğnendiğinde oruç bozulmaz diyor ama günümüzde âlim olarak isimlendirilen dinsizler!

 

Doğu da başları tıraşlı [saçları kısa, saçlarını kesen] bir kavim çıkar. Kuran'ı dilleri ile okurlar lakin hançerlerini geçmez. Onlar dinden, okun yaydan çıktığı gibi çıkarlar.

[Ravi: Hz. Sehl İbni Hüneyf Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 508]

 

Doğu da başı tıraşlı [saçları kısa, saçlarını kesen] bir cemaat çıkar. Onlar Kuran'ı okurlar, hançerlerini geçmez. Onları öldürenlere ve onlar tarafından öldürülenlere ne mutlu.

[Ravi: Hz. Ömer Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 507]

 

İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların hepsi Kuran okur, ibadete çalışırlar ve dinde olmayan şeyleri dinde varmış gibi göstermekle meşgul olurlar. Fakat bilmedikleri yönden kâfir olurlar ve okumalarına ve ilimlerine bedel rızık alırlar ve dünyayı din karşılığında yerler. İşte bunlar kör deccalın avenesi olacaklardır.

[Ravi: Hz. İbn-i Mesud Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis, Ahmed Ziyaüddün Gümüşhanevi; Deylemi; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 27]

 

“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların hepsi Kuran okur.” Kuran okumayı bilenler okuyor değil mi? Bir kelimesini bile uygulamadıkları halde okuyorlar.

 

Kıyamet gününde bizlere ne buyrulacak biliyor musunuz? “Madem Kuran’ı okudunuz, okuduklarınızla neden amel etmediniz? Neden okuduklarınızla hükmetmediniz? Madem Kuran’ın hükümleriyle hükmetmediniz, ALLAH’ın kitabını neden okudunuz?” Buyuracaklar bizlere!

 

Tabi birçoğumuz da bilmiyoruz değil mi Kuran okumayı? Vakit yok! İş çok! Öğrenmek zor!

ALLAH[c.c.] Hz. Musa Aleyhisselam’a “Ey kulum! Benden utanmıyor musun? Yolda giderken dostlarından bir mektup alsan hemen kenara çekilir, inceden inceye okur ve ne demek istediğine dikkat eder, bir kelimesini anlamadan geçmezsin. Hâlbuki ben sana kitap gönderdim. Ve orada sana enine boyuna düşünüp gereğiyle amel edesin diye tekrar ettiğim birçok emirlerim var. Sen onlardan yüz çevirir, aldırmazsın. Yoksa senin yanında o arkadaşın kadar da mı değerim yoktur? Ey kulum? Bazı ahbapların ile sohbet ettiğin zaman onları can kulağı ile dinlersin, onlara yönelir ve yanlarına iyice sokulursun. Hatta bir gürültü eden olsa ona darılırsın. Ben sana yönelip seninle konuştuğum halde sen gönlünü bana vermiyorsun? Yoksa senin gözünde ben o arkadaşlarından daha mı değersizim?” buyurmuştur.

[İhyau-Ulumi’d-din/1.cilt/Rub’ul- İbadat, İmam Gazali, sayfa 779]

 

ALLAH [c.c.] bizlerle konuşuyor. Kuran ile bizimle konuşuyor aynı şekilde. ALeyhisselatu Vesselam Efendimiz’e indirdiği Kuran ile insanlara konuşuyor! Ama biz dinlemiyoruz! Uygulamıyoruz!

 

Ümmetimin son zamanlarında camilerini süsleyip, kalplerini harap bırakan, elbisesini sakınıp koruduğu kadar dinini sakınıp korumayan, dünya işlerinin yolunda gitmesi uğrunda dinini vasıta yapmaya aldırış etmeyen bir takım insanlar türeyecektir.

[Hakim; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 27]

 

“Ümmetimin son zamanlarında camilerini süsleyip, kalplerini harap bırakan bir takım insanlar türeyecektir.”  Camileri halılarla, çinilerle süslüyoruz değil mi? Arapça’ya benzer karakterler işliyorlar seramiklere. Bir de ALLAH’ın, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in, 4 Halife’nin isimlerini yazıp cami duvarlarına asıyorlar! Camilere kırmızı renkli desenli halı seriyorlar! Desenlerde öyle şekiller var ki, şekiller şeytani çizimleri andırıyor!

Ama kalbimizde inanç yok değil mi? Her birimiz “ben” diyoruz! “Ben hiçbir şekilde bunu yapmam!” diyoruz! “Ben hiç bir şekilde kabul etmem!” diyoruz! “Ben” diyoruz, başka bir şey demiyoruz!

 

CHP ve Camiler.

Eşcinsel Bergama Kralı Attalos’un heykelini Antalya’ya dikmeye çalışan CHP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Bekir Kumbul, camilerin gelirlerine göz dikti. Kumbul, Antalya Toptancı Hali’nde bulunan 'Camiye ait dükkânların' kiralarına el koydu.

Antalya toptancı sebze halindeki esnaflar, halkın gelirleri ile yapılan caminin kirasına CHP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin el koymasına isyan ediyor. Mason Sevi’nin evine restorasyon, Camiye mühür! 1997 yılında ibadete kapatılan Bulgurca Camii, CHP'li İzmir Belediyesi'nin inançtan kopuk zihniyeti dolayısıyla adeta çürümeye terk edildi. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Göztepe'ye cami yapımına izin vermedi. CHP'li Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal, Yeni Levent'te projelendirilmiş ve evrakları tamamlanmış cami inşaasına bir yıldır izin vermiyor. CHP'li Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz, Köşk Camii inşaatını durdurup jet hızıyla mühürledi.

 

Aleyhisselatu Vesselam Efedimiz “ALLAH’ın bir beldede en sevdiği yer oranın camileri, en sevmediği yer de oranın çarşı-pazarıdır.” Buyurdular.

[Müslim, Mesâcid 288]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Allah'ın mescitlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır? Onların, oralara girmemeleri, girseler bile korka korka girmeleri gerekir. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır. Sadakallahül-Azıym.

[Bakara Suresi, 114. ayet]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. ALLAH'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.  İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır. Sadakallahül-Azıym.

[Tevbe Suresi, 9. ayet]

 

“Elbisesini sakınıp koruduğu kadar dinini sakınıp korumayan bir takım insanlar türeyecektir.” Elbisemize toz konsa huy kapıyoruz değil mi? Hemen temizliyoruz. Gören olur, ters ters bakar nasıl olsa! Dinimize sahip çıkmıyoruz, elbisemize sahip çıktığımız kadar!

 

“Dünya işlerinin yolunda gitmesi uğrunda dinini vasıta yapmaya aldırış etmeyen bir takım insanlar türeyecektir.” İşimize geldi mi, sıkıştık mı “din” diyoruz, hepimiz Müslüman’ız diyoruz. Normal zamanlarda “ben” diyoruz başka bir şey demiyoruz!

 

İnsanlara bir zaman gelir ki, camilerinde toplanıp namaz kılarlar. Fakat aralarında mümin bulunmaz.

[Hakim; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 19]

 

Sözde Müslüman bizler, resimlerin bulunduğu nüfus cüzdanlarıyla, Mustafa Kemal’in resimlerinin bulunduğu paralarla, şeytanın ezanlarını çalan cep telefonlarıyla, kıyafetler de soldan sağa yazan yazılarla namaz kılıyoruz! Daha doğrusu namaz kıldığımızı zannediyoruz! Kıldığımız namazları da sadece dinden çıkmamak için kılıyoruz! Hamam olan sokaklardan geçerek camilere namaz kılmaya gidiyoruz! Üstelik tamamen yanlış kılıyoruz!

 

Bir adamın caminin yanında geçip de iki rekât kılmaması, tanıdığından başkasına selam vermemesi ve çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir.

[Ravi: Hz. İbni Mes'ud Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 448]

 

Camiler namaz kılınmayıp, gelip geçilen bir yol haline geldiği bir zaman gelmedikçe kıyamet kopmaz.

[Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 87]

 

Her yer cami, camilerin yanında geçip duruyoruz ama gitmiyoruz değil mi? Sürekli camilerin yanından geçiyoruz. Yürüyerek, arabalarla camilerin yanından geçiyoruz! 5 vakit namazını kılmayan kâfirdir ama bizim umurumuzda mı? Biz dünyalığımıza bakalım, bu yeter bize!

 

İnsanlar camiler konusunda övünmedikçe kıyamet kopmaz.

[Ahmed b. Hanbel; Ebu Davud; İbn-i Mace]

 

Camilerimizle övünüyoruz birde! Şuranın camisi daha güzel, buranın camisi daha güzel diye! Daha da güzelleştirmeye çalışıyoruz değil mi? Bir de turistlerin gezip görmesi ve para kazanmak için sergilediğimiz, müze haline getirdiğimiz camiler var!

 

“Çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir.” Çocuğu yaşında memurun emri altında çalışanlar.

 

Kim Kuran okursa mükâfatını ALLAH’tan istesin. Zira son zamanlarda Kuran okuyup mükâfatını insanlardan isteyen bir takım insanlar türeyecektir.

[İmam Tirmizi; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 12]

 

Bayramlarda, Arife günlerinde mezarlıklarda parayla Kuran okuyorlar değil mi? Para karşılığında okuyorlar. Bizim her şeyimiz para olmuş! Üstelik hazır hatim satanlar var. Kendini hoca zanneden hatim ediyor, para karşılığında satıyor.

 

Vaaz edilen yerlerin çoğalması, vaaz edenlerin çoğalması, âlimlerin süslere meyledip haramı helal, helali haram etmeleri ve insanların istediği gibi fetva vermeleri, altın ve gümüşlerinizi helal saymayı öğütlemeleri ve Kuran'ı ticaret eşyası gibi kullanmaları kıyamet alametlerindendir.

[Ravi: Hz. Ali Kerremullahü Vechehü, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 448]

 

Âlimleriniz, altın ve gümüş paralarınızı almak için okudukları zaman, Kuran’ı ticaret için edindiğiniz zaman kıyamet yaklaşmış demektir.

[Kıyamet Alametleri, sayfa 141]

 

Âlimlerimiz Kuran’ı bile para karşılında okuyor, okutanların para vermesinden öte; zaten imamlık görevini yapmak için devletten para alıyorlar. Para karşılığında imamlık yapıyorlar.

 

“Kuran’ı ticaret için edindiğiniz zaman kıyamet yaklaşmış demektir.” Kuran kitapları satanlar, Kuran Meali satanlar, …. Orjinal Arapça Kuran Kitaplarında birde soldan-sağa okunuşlarını yazan, meallerini yazan Kuran kitapları var değil mi? Soldan-sağa yazılması, ALLAH’ın hükmünün hiçe sayılarak, başka hükümlerin uygulanması olduğundan ALLAH’a ortak koşmaktır, ama para gelsin yeter değil mi? Kutsal Kitabımız Kuran bile para karşılığında satılıyor! “Ama değerinin verilmesi gerekiyor.” diyenler.

Kuran’ın değerini hiç bir insanoğlu veremez! Şeytanın ezanlarını söyleyenlerin, kasetlerini, cd’lerini alırken verdiğimiz para kadar bile para vermek zorumuza gidiyor değil mi bazılarımızın!

 

Kuran’ın şarkı söylercesine okunup haz duyulduğu, hatta kişi âlim olmadığı halde bu okuyuşundan dolayı itibar gördüğü zaman kıyamet yaklaşmış olacaktır.

[İmam Taberani; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 33]

 

“Kuran’ın şarkı söylercesine okunup haz duyulduğu zaman kıyamet yaklaşmış olacaktır.” Bizim dilimizi değiştirmişler. Çakmayalım diye, makamlı, şarkı söylercesine okunur demişler değil mi? Âlimlerimizi kesmişler. Bir kaç çapulcu kalınca da onlara bu şekilde yaptırın demişler. Günümüzde âlim, imam dediklerimizin hepsi makamlı, şarkı söylercesine okuyor değil mi Kuran’ı? Ayrı bir makam da okunuyor. Düz okunması gerekirken makamlı okuyorlar. Bizim ezanımızı bile ahenkli okuyorlar! ALLAH’ın sözünü bile makamlı, şarkı söylercesine ahenkli okuyorlar, okutuyorlar. Ama bir rahatlık duyuyoruz değil mi? İçimizdeki şeytanın bu şekilde dinlemek hoşuna gidiyor!

 

“Hatta kişi âlim olmadığı halde bu okuyuşundan dolayı itibar gördüğü zaman kıyamet yaklaşmış olacaktır.” Kuran’ı makamlı, şarkı söylercesine okuyanlara bir ayrı davranıyorlar değil mi? “Hafız” diyoruz. “Hoca” diyoruz. Ama “Arapça biliyor, okunuşlarını biliyor, Kuran’ı şarkı söylercesine, yani makamlı günümüzde âlim dediğimiz dinsizlerin okuduğu şekilde okuyabiliyor” değil mi? Bizde “hafız” diyoruz. “Hocam” diyoruz. Her şeyin doğrusunu biz biliyoruz ya kendimize göre! Gerçekte bütün yanlışları, ne kadar yanlış varsa; biz cehennemlikler doğru kabul ediyoruz!

 

İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek, kaygıları kursakları, şerefleri malları, kıbleleri kadınları olacak. Dinleri de altın ve gümüş olacaktır. Bunlar halkın şerlileridir ve ALLAH yanında onların nasipleri yoktur.

[Sülemi; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 19]

İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, adam malı nereden aldığına önem vermeyecek. Helalden mi haramdan mı olduğunu önemsemeyecek.

[Ravi: Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 360]

 

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek kaygıları kursakları olacak.” Karnımız doysun da ne olursa olsun! Yeter ki aç kalmayalım! Ne yediğimizin, ne içtiğimizin, ne de hangi yoldan kazandığımızın ne önemi var? Kursaklarımız dolsun yeter bizim için! Can boğazdan gelir demişler! Biz ekmeğimizin peşindeyiz değil mi?

 

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek şerefleri malları olacak.” Aman malımıza bir şey olmasın! Ne emeklerle, ne alın terleri dökerek edindiğimiz malımıza bir şey olmasın! İflas edenler şereflerini kaybettikleri için kendini öldürüyor bir de!

 

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek kıbleleri kadınları olacak.” Eşlerimiz, kadınlarımız ne isterse onu yapıyor değil mi? Açık-saçık giyiniyor. Her tarafını sergileyerek göz zinasına sebep oluyor. Saçlarını kestiriyorlar.

 

Hz. Ali Kerremullahi Vechehü anlatıyor: “Resulullah Aleyhisselatu Vesselam kadınların başlarını traş etmelerini yasakladı’’

[Nesai, Zinet 4,130. Hadis; Tirmizi, Hacc 74, 914. Hadis; Kutub-i Sitte, 2128. hadis.]

 

Hz. Eyyub Aleyhisselam zamanında saçları sadece zina suçu işledikleri takdirde kesilen ve Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in kesilmesini yasakladığı saçlarını kadınlar kendileri kestiriyorlar değil mi?

Şeytanın askerlerini gölgelendirebilmesi için tırnaklarını uzatıyorlar. Dinden çıkmak için, güzel görünebilmek için domuz katkılı makyaj malzemesi kullanıyorlar. Aşırıya gidenler kocalarına boynuz takıyor. Boynuzlarla gezdiriyorlar. Erkeklerde eşlerine pezevenklik yapıyor.

 

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek dinleri de altın ve gümüş olacaktır.” Her şey parayla dönüyor değil mi? Herkes para peşinde koşuyor. Bizim dinimiz, imanımız para! Paradan başka bir şey yok! Para. Para. Para. Para. Bu dünya parayla dönüyor değil mi? Ey kâfirler! Bu dünya ALLAH’ın ilahi kudretiyle kendi etrafında dönüyor zaten!

 

“Bunlar halkın şerlileridir ve ALLAH yanında onların nasipleri yoktur.”

 

Kıyamet alametlerinden biri nefsinin arzularına meyletmektir. İnsanlar namazı terk edecekler ve şehvetlerine tabi olacaklardır.

[Feraidu Fevaidi’l Fikr fi’l İmam el-Mehdi el-Muntazar]

 

“Kıyamet alametlerinden biri nefsinin arzularına meyletmektir.” Nefsimiz ne isterse, yani canımız ne isterse onu yapıyoruz, canımızın istediğini yapmak istiyoruz hep! Her şeyin kendi istediğimiz gibi olmasını istiyoruz!

 

Bismillahirahmanirrahiym. Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve oyalansınlar. Ama yakında anlayacaklar! Sadakallahül-Azıym.

[Hicr Suresi, 3. ayet]

 

“İnsanlar namazı terk edecekler.” 5 vakit namazını kılmayan kâfirdir ama biz namazımızı bile kılmıyoruz değil mi? Kılanlarımızda Kuran’a küfretmek için çekilen fotoğrafların bulunduğu evlerde kılıyor namazlarını! Ahir zamanın en büyük hamamı olan, içinde; küfür, şirk, her türlü zina, şeytanın ezanlarını barındıran, sihir olan ve kendi evlerimizi bile hamama çevirdiğimiz televizyonların olduğu evlerimizde kılıyoruz namazlarımızı! Hemde yalan yanlış kılıyoruz. Kısaltılmış olarak.

 

İmamla kılanlarımızda kıyamet gününüde başlarımız eşek başına çevrilsin diye hızlı hızlı kılıyor namazlarını. “Namazı kıldık mı? Tamam.” diyoruz. Selamımızı bile eksik veriyoruz, yanlış veriyoruz!

 

Karşılaştığımız zaman “Esselamü aleyküm ve rahmetullahü ve berakatühü” dememiz gerekirken, kısaltıyoruz “Selamün aleyküm” diyoruz. “Selam” diyoruz. “Merhaba” diyoruz. “Merabayın” diyoruz. “Günaydın”, “Tünaydın” diyoruz.

 

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek, şehvetlerine tabi olacaklardır.” Canımız ne isterse, nefsimiz neyi arzularsa onu yapıyoruz ya! Olmadı mı? “Olmuyor! Neden olmuyor!” diyoruz! “Neden hep ben!” diyoruz!

 

Devletin geliri belirli kişilerin idaresinde olduğu, emanet ganimet sayıldığı zaman kıyamet yaklaşmış olacaktır.

[Kıyamet Alametleri, sayfa 114]

 

“Devletin geliri belirli kişilerin idaresinde olduğu zaman kıyamet yaklaşmış olacaktır.” Devlet hazinesi, ülkeyi satıp sömürenlerin elinde değil mi? Sözde ülkeyi yönettiklerini düşündüklerimiz istedikleri gibi ceplerine indiriyorlar; devletin hazinesindeki; Mason Mustafa Kemal’in resimlerinin bulunduğu paraları indiriyorlar ceplerine!

 

“Emanet ganimet sayıldığı zaman kıyamet yaklaşmış olacaktır.” Emanet diye birşey yok değil mi artık! Denk geldimi indir cebine! Ondan sonra da “lo lo lo” de.

 

Liderlerinizi öldürmedikçe, dünyanızda kötüleriniz varis olmadıkça kıyamet kopmaz.

[Kıyamet Alametleri, sayfa 141]

 

“Liderlerinizi öldürmedikçe kıyamet kopmaz.” Adnan Menderes”i astılar değil mi? Turgut Özal’ı kalp krizi iğnesiyle öldürdürler. Kimin işine yaradı; Mason Demirel’in işine yaradı!

 

ALLAH niyete bakar değil mi? ALLAH; kullarının kalbinden iyi birşey geçtiğinde; iyilik yapmaya niyetlendiğinde; yapılsada yapılmasa da; yapmış kadar sevap vereceğini bildirmiştir. İçimizden kötü bir şey düşündüğümüzde, içimizde kalırsa günah yazmayacağını bildirmiştir! Ama dilimizden çıktığında ya da yaptığımızda günah yazılacağını bildirmiştir. Bizim herşeyimiz dilde! Her türlü kötü söz, lanetleme dilimizde!

 

İmanımızda sadece lafta!

 

ALLAH kalbe bakar. Bizim imansızlıktan kapkara olmuş kalbimizin bakılacak bir yeri kalmamış ki!

 

Bu dünya, bu nesil her yönden, her cihetten kıyamet alameti millet! Cehennem bizi bekliyor! Cehennem bizi bekliyor!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Sonra siz ey sapıklar, yalancılar! Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı ondan dolduracaksınız. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur! Sadakallahül-Azıym.

[Vakıa Suresi, 51,52,53,54,55,56. ayetler]

 

“La ilahe illallah” diyen cennete gidecek ama değil mi? Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getiren cennete gidecek. “La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah”, “Eşhedu enla ilahe illalah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah” diyen cennete gidecek değil mi? Bütün günahlarının cezasını çektikten sonra ama! Dünya ateşinden yetmiş kat sıcak olan cehennem ateşinde yandıktan sonra! Başımızdan aşağı döküldüğünde bütün organlarımızı eritecek olan kaynar sularda haşlandıktan sonra! Susadığımız zaman eriyen organlarımızın irin halini içtikten sonra! Dünyaya bir zerresi düşmüş olsa; bütün dünyayı kokusundan zehirleyecek olan zakkumu yedikten sonra!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Ey Resûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla "inandık" diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler. "Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!" derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir.  Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır. Sadakallahül-Azıym.

[Maide Suresi, 41. ayet]

 

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in şefaati var ama değil mi?

 

Sahiheyn ve İmam Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den kaydettikleri bir rivayet şöyledir: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki: “Ben kıyamet günü Ademoğlunun efendisiyim. [bütün peygamberler benim sancağım altında toplanacaklar] Kıyamet günü, öncekiler ve sonrakiler tek bir düzlükte toplanır. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların dayanamayacakları ve güç yetiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar:

“İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?” demeye başlarlar. Birbirlerine:

“Babamız Adem var!” derler ve Hz. Adem Aleyhisselam’a gelerek: “Ey Adem! Sen insanların babasısın. ALLAH seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. Bütün isimleri sana öğretti. Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun?” derler. Adem Aleyhisselam da:

“Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. Cennette iken beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben bu yasağa asi oldum. Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter! Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. Nuh Aleyhisselam’a gidin!” diyecek. İnsanlar Nuh Aleyhisselam’a gelecekler: “Ey Nuh! Sen yeryüzü ahalisine gönderilen Resullerin ilkisin. ALLAH seni çok şükreden bir kul [abden şekura] diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefatte bulunmaz mısın?” diyecekler. Nuh Aleyhisselam da şöyle diyecek: “Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine beddua olarak yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. İbrahim Aleyhisselam’a gidin!” diyecek. İnsanlar İbrahim Aleyhisselam’a gelecekler: “Ey İbrahim! Sen ALLAH’ın peygamberi ve arz ahalisi içinde yegâne halilisin. Bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?” diyecekler. İbrahim Aleyhisselam onlara: “Rabbim bugün çok öfkeli. Bundan önce hiç bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. Şefaat etmeye kendimde yüz bulamıyorum. Çünkü ben, üç kere yalan söyledim!” deyip, bu yalanlarını birer birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek: “Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa Aleyhisselam’a gidin!” İnsanlar Musa Aleyhisselam’a gelecekler ve: “Ey Musa! Sen ALLAH’ın peygamberisin. ALLAH seni, risaletiyle ve hususi kelamıyla insanlardan üstün kıldı. Bize ALLAH nezdinde şefaatte bulun! İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?” diyecekler. Musa Aleyhisselam da: “Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce böylesine öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. Rabbim nezdinde şefaate yüzüm de yok. Çünkü ben, öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım. Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! İsa Aleyhisselam’a gidin” diyecek. İnsanlar İsa Aleyhisselam’a gelecekler ve: “Ey İsa, sen ALLAH’ın peygamberisin ve Meryem’e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlarla konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?” diyecekler! İsa Aleyhisselam da: “Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek! Beni, ALLAH’tan ayrı bir ilah edindiler. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter. Benden başkasına gidin. Muhammed Aleyhisselatu Vesselama gidin.” diyecek. İnsanlar bana gelirler ve: “Ey Muhammed! Sen ALLAH’ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. ALLAH seni geçmiş, gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?” diyecekler. Bunun üzerine ben Arş’ın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken ALLAH, benden önce hiç kimseye açmadığı medhu senaları benim için açacak [ben onlarla Rabbime medhu senalarda bulunacağım] sonra: “Ey Muhammed başını kaldır ve iste! İstediğin sana verilecek. Şefaat talep et. Şefaatin yerine getirilecek.” denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve: “Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim!” diyeceğim. Bunun üzerine: “Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al. Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!” denilecek.

[Buhârî, Enbiya 3, 8, Tefsir, Benî İsrail 5; Müslim, İman 327, (194); Tirmizî, Kıyamet 11, (2436); Kutub-i Sitte]

 

Bir diğer rivayette İbnu Mesud Radıyallahu Anh şöyle demiştir: “Resulullah Aleyhisselatu Vesselam vaaz etmek üzere aramızda doğruldu ve dedi ki: “Ey insanlar! Sizler kıyamet günü ALLAH’ın yanına yalınayak, çıplak ve kabuklu olarak toplanacaksınız. [sonra şu ayeti okudu:] Bismillahirrahmanirrahiym. İlke, yaratışa nasıl başladı isek, üzerimizde hak bir vaat olarak yine onu iade edeceğiz. Sadakallahül-Azıym. [Enbiya Suresi, 104.ayet] Haberiniz olsun, o gün ümmetimden bazı kimseler getirilir ve sol tarafa alınırlar. Bunun üzerine ben: “Ey Rabbim! Bunlar ashabımdır!” derim. Bana: “Sen bilmiyorsun, bunlar senden sonra neler yaptılar.” denilir. Ben İsa Aleyhisselam’ın dediği gibi diyeceğim: “Bismillahirrahmanirrahiym. Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat sen beni içlerinden aldın, üstlerinde gözetici sen oldun. Zaten sen her zaman her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer kendilerine azap edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen mutlak galip ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten sensin, sen! Sadakallahül-Azıym. [Maide Suresi, 117,118. ayetler]

Resulullah Aleyhissalatu Vesselam devamla dedi ki: “Bunun üzerine bana: ‘onlar, sen aralarından ayrıldığın günden beri, dinden yüz çevirmeye hiç ara vermediler!’ denilecek!” Bir rivayette şu ziyade var: “Ben: ‘Rahmetten uzak olsunlar, rahmetten uzak olsunlar!’ derim”.

[Buhârî, Rikak 45, Enbiya 8, 44, Tefsir, Maide 14, 15, Tefsir, Enbiya 2; Müslim, Cennet 57, (2860); Tirmizî, Kıyamet 4, (3329); Nesâî, Cenaiz 118, (4, 114); Kutub-i Sitte]

 

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’dan rivayete göre Aleyhisselatu Vesselam söyle buyurdu: “İbrahim Aleyhisselam babasını kıyamet gününde tozlanmış ve yüzü karalara bürünmüş olarak görecek de: ‘Ben sana bana asi gelme dememiş miydim?’ diyecek. Babası: ‘bugün sana asla asi gelmem’ diye cevap verdiğinde, İbrahim Aleyhisselam ALLAH’a şöyle diyecek: ‘Ya Rabbi! Sen bana kıyamet günü beni rüsvay etmeyeceğini vaat etmiştin. Şu anda babamın rezilliğinden hangi rezillik daha büyüktür?’ ALLAH şöyle buyuracak: ‘Ben cenneti kâfirlere haram kıldım.’ Sonra şöyle buyuracak: ‘Ey İbrahim! Ayaklarının altında ne var bir bak bakalım.’ İbrahim Aleyhisselam bakacak ve kana bulanmış bir sırtlan görecek. İşte Azer’in dönüştürüldüğü bu çirkin surette hayvan derhal alınıp ateşe atılacak.”

[Buhari;  Cem’ul-Fevaid, Rudani 10.082. hadis.]

 

Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın babası bile iman etmediği için cennete giremeyecek. Bizim “La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah”ımız, “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah”mız bile ters!

 

Tek bir harfini bile yanlış okuduğumuzda başka anlamlar çıktığı için ALLAH’a ortak koşarak söylediğimiz Kelime-i Tevhid’imiz ve Kelime-i Şehadet’imiz bile ters! “La ilahe illallah” diyoruz. Müzik notalarında da “la”’ diyoruz. Bizim hayatımız yalan! Bizim her şeyimiz yalan! Bizim aldığımız nefes, attığımız adım, yediğimiz lokma, içtiğimiz yudum haram!

 

Mustafa Kemal Paşa’yı asrın en büyük lideri seçtiler değil mi dünyada? Yahudiler, Masonlar, Siyonistler 1300 yıldır baş edemedikleri, neslini bozamadıkları islamiyeti tek başına bozduğu için asrın en büyük lideri seçtiler Mason Mustafa Kemal’i!

 

Bizim hayatımız yalan ulan!

 

“Mustafa Kemale tapanlar düşünsün” diyenler!

Dünya zorbalarına, zenginlerine, firavunlarına ve hükümdarlarına saygı gösterip ALLAH’ı unuttuğun ve ALLAH’a saygı göstermediğin takdirde, senin hakkındaki hüküm de, putlara tapanlar hakkındaki hüküm gibidir. Sen de putuna saygı gösterenlerden olursun.

[Abdülkadir Geylani, Fethü’r Rabbani]

 

ALLAH’ı unutup, islamiyete, dinimize sahip çıkmadığımız için, Mustafa Kemal’e tapan putperestlere boyun eğdiğimiz için bizim de Mustafa Kemal’e tapan putperestlerden farkımız yok. Bizi tutuklarlar ama değil mi? Hapse atarlar. Hatta öldürürler. Bizi ölümle korkuttular değil mi? Ölüm dediler. Ölüm. Ölüm nedir bilir misiniz? Ölüm vuslattır! Yaradana kavuşmadır!

 

Bütün dünya bilsin ki, Türkiye’deki zihniyet kemalizm belasıdır! Evet! Türkiye’de ne basın, ne de yayın söz sahibi değildir! Mahkemeler, hükümetler söz sahibi değildir! Siyasi partiler de söz sahibi değildir! Demokrasi ve laik düzen de söz sahibi değildir! Millet de söz sahibi değildir! Ve bunların hiçbiri iktidar değildir! Hâkimiyet hiçbirinde yoktur! Türkiye’de tek bir söz sahibi, tek bir iktidar, tek bir hâkimiyet vardır. O da Kemalizmdir! Evet! Kemalizm nedir? Kemalizm demek, Mustafa Kemal’in kendisinin putlaştırılması, sözlerinin her şeye hâkim olması, demektir! İşte Kemalizm budur! Türkiye kurulduğundan beri idare ve iktidarı elinde tutan işte bu zihniyettir! Anayasalar ve laik ölçüsünü hep Kemalizm’den alır. Türkiye’de her şey bu zihniyete göre uygulanır! Türkiye’de hâkim olan Kemalizm’dir! Diğerleri birer görüntüden ibarettir, hep lafta kalır! İşte son anayasaları: “Bu anayasa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman atatürk’ün belirttiği milliyetçilik anlayışı ve onun inkilap ve ilkeleri doğrultusunda… hazırlanmıştır!” denmektedir. Aynı Anayasanın 42. maddesinde eğitim ve öğretim mevzuunda şöyle denmektedir: “Eğitim ve öğretim, atatürk ilkeleri ve inkilapları doğrultusunda… planlanır ve düzenlenir!” Siyasi partiler kanunu da böyledir: “madde 4: ‘siyasi partiler; atatürk’ün ilke ve inkilaplarına bağlı olarak çalışırlar!” Kemalizm Türkiye’de her şeye yön vermektedir. Malum olduğu üzere, bir devletin kuruluş şeklinde ve icraatını tayin eden anayasalardır. Anayasaları tayin edenler ise ilim adamları, fikir adamları ve dinlerdir. Türkiye’de öyle değildir. Türkiye’de yaz-boz tahtası haline getirilen bütün anayasalarda söz sahibi ne ilim adamlarıdır, ne fikir adamları ve ne de dindir, ne de millettir! Ya nedir? İşte gördüğünüz gibi Mustafa Kemal’in sözlerinden ibaret olan Kemalizm’dir! Tarihçiler bunu böyle yazmalıdırlar. Basın bunu halka böyle aksettirmelidir. Esasen bütün çabalara rağmen, Kemalizm ne millete mal olmuştur, ne de gençlik tarafından benimsenmiştir. Taraftarları sadece yüksek rütbeli askerlerdir! Yani Türkiye’de Kemalizm, bugüne kadar kendini koruyabilmiş ise, baskı rejiminin ve silahların gölgesinde korumuştur. Aslında Kemalizm ne bir felsefedir, ne bir doktrin ve ne de herhangi bir sistemdir! İslam Dinini yıkmak için kullanılan bir maskedir, İslam’ın düşmanlarının işine yarayan şeytani bir cerayandır! Şurasını da tam bir cesaretle söylemeliyim ki, bu put artık yıkılmanın eşiğine gelmiştir ve yıkılacaktır! Ayrıca Kemalizm millete hayır getirmemiştir, kan getirmiştir, israf getirmiştir, fuhuş getirmiştir, kardeşi kardeşe düşman etmiş, birbirine kurşun sıkar hale getirmiştir. Zaman zaman askerler bile kurşunlara kurban olup gitmektedir. Bugün hapishanelerde 45 bin civarında genç inim inim inlerken, bunları bu hale getiren Kemalizmdir ve Kemalizme dayanan materyalist bir eğitim sistemidir! Yoksa bazılarının zannettiği gibi, ekonomik hayatın bozukluğu değildir. Çünkü Komünizm aç midelere hitap ederek gelmez, aç gönüllere seslenerek gelir. İşte Kemalizm, gençleri dinden ve imandan uzaklaştırmış, Komünizme zemin hazırlamıştır! Türkiye’de her kötülük, “Kemalizm’den” kaynaklanmaktadır. Dahası da var! Türkiye’de Kemalizm bir din, Mustafa Kemal de bir ilahtır! Evet, maalesef öyle! Türkiye’de Kemalizm, İslam dininin yerine konmak istenmektedir. Kendisi de bir ilah gibi, Türk milletine gösterilmektedir! Bunun içindir ki, din namına ne kadar hürriyet varsa, hepsi yok edilmiştir ve devletin bütün müesseseleri dinin değil, Kemalizm’in emrine verilmiştir. Hatta bugün, Türkiye’de Mason Mustafa Kemal’in ve Kemalizm’in dokunulmazlığı vardır. Yani Mustafa Kemal, masumdur[!] Kemalistler tarafından böyle kabul edilir ve bu noktadan hareketle, kimse onu eleştiremez, kimse onun açıklarını yazamaz, onun hakkında açık oturumlar tertip edilemez, “kemalizm fayda mı getirmiştir, zarar mı getirmiştir?” diye onu üniversite kürsülerine getirip münakaşası yapılamaz, meclisler onun hilafına kanun çıkaramaz, hükümetler onun hilafına icraat yapamaz, partiler onun hilafına ne kurulur, ne de icraat yapabilir, vaizler dahi camilerde onun ilkeleri hilafına vaaz edemezler. Aksi halde kemalizm namına çıkarılan kanunlar onların yakasına yapışır! Türkiye’de Mason Mustafa Kemal putlaştırılmıştır, ilahlaştırılmıştır.

 

D. Mehmed Doğan’ın “Batılaşma ihaneti” isimli kitabında toplamış olduğu bu küfür sözlerden sadece birkaç örnek vereceğim:

 

“yürekten sesler:

Atatürkün tapkınıyız. Her şey odur, her yerde o var, her gökte o eser, her enginde o çağlar. Her şey odur, o her şeydir, her şeyde atatürk. Yerdedir, göktedir… görünmezi görür, bilinmezi bilir, duyulmazı duyar… elimizi, yüzümüzü, gönlümüzü, özümüze kapıyoruz, biz sana tapıyoruz! Varsın, teksin, yaratansın; sana bağlanmayanlar utansın!”

[Aka Gündüz, Hakimiyyet-i Milliye, (Ulus), 4.1.1934]

 

Ne örümcek ne yosun, ne mucize ne fusün, Kâbe Arab’ın olsun, Çankaya bize yeter!”

[Kemaleddin Kamu]

 

“Huzuruna geldim gözlerim dolu dolu, eller Rabb kulu olsun, biz ata”nın kulu! Bizim mevlidimiz: gök kubbenin altında birden dize gelerek, gel ey 19 Mayıs, eşsiz sabah merhaba! Ey samsun’da karaya çıkan ilah merhaba!”

[Behçet Kemal Çağlar]

 

CHP'nin 15. Yılı şerefine bastırılan Şeref Kitabı'ndan alıntılar:

''Ulu şefimizin gösterdiği yoldan yürüyelim. Onun yolu bizi yalancı ahiret cennetine değil, hayata kavuşturacaktır.''

 

Aynı kitaptan Mustafa Kemal Paşa’nın heykeline yazılan şiir:

 

Ufukta sonsuzluğu çizen kudretli bir el

Göklere yükseliyor ilah gibi bir heykel.

Bu varlığın önünde bir dakika dize gel

Bu taş daha kutsidir o Kâbe'nin taşından

 

Selanik'ten yükseldi ilahların bir eşi

Doğuşu ile kararttı sanki gökte güneşi

Bütün millet bir olup sarılmalı silaha

Kurtulmak kurtarmakta hacet yoktu Allah'a

 

Ey gökteki melekler, siz de göklerden inin

Yılda bir borcumuzdur cumhuriyete tapmak

 

İşte Mustafa Kemal’i böyle putlaştırdılar! Bu peygamberlik makamının da ötesinde Mustafa Kemal’i ALLAH yerine koymak değil de ya nedir? Bu sözlerin bir kısmı onun hayatta olduğu devirlerde söylenmiştir. Bunlar söylenmiş, basılmış ve yayınlanmıştır! Türkiye’nin mana yapısını tahrif eden sözlerdir. Bunlar birer şirktir, birer küfürdür ve putperestliğin daniskası değil ya nedir? Anıtkabir ise kemalistlerin tapınağıdır!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler.  İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu anlayabilselerdi. Sadakallahül-Azıym.

[Bakara Suresi, 165. ayet]

 

Mason Mustafa Kemal nasıl öldü?

 

T.C. Cumhurbaşkanlığı resmi arşivinden alıanan resmi tutanaklara göre, Mustafa Kemal’in son 8 yılının 10. Kasım’ı şu şekilde geçmiştir:

“10. Kasım 1931- Mustafa Kemal Çankaya Köşkü’nde saat 16:30’da uyanmış, Marmara Köşkü’ne gitmiş ve geceyi orda geçirmiştir.

 

10 Kasım 1932- Mustafa Kemal 14:302da uyandı. Alışılmış ziyaretleri kabul etti.

 

10 Kasım 1933- Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü’nde 11:30’da uyandı, gününü istirahatle geçirdi. Alışılmış ziyaretlerin dışında Fuat Bey’i kabul etti.

 

10 Kasım 1934- Mustafa Kemal Çankaya Köşkü’nde 15:00’de uyandı, günü istirahatle geçirdi. Alışılmış ziyaretlerin dışında Cevat Paşa’yı kabul etti.

 

10 Kasım 1934- Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü’nde 16:30’da uyandı, 17:30’da otomobille çiftliğe gitti.

 

10 Kasım 1936- Mustafa Kemal Çankaya Köşkü’nde saat 17:00’de uyandı. Bir yere çıkmadı. Saat 20:00’de yattı, alışılmış ziyaretleri kabul etti.

 

10 Kasım 1937- Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü’nde saat 17:00’de uyandı, bürolarında çalıştı.

 

10 Kasım 1938- …nöbetçi Yaveri Celal Tolga, o gün yalnızca, “atatürk” demiş, daha sonra noktalar koymuş. Ve acı haber yüreğini o kadar dağlamış olmalı ki, dili tutulmuş ve kalemi taşlaşmış!”

 

Yukarıdaki bilgiler T.C. Cumhurbaşkanlığı, Mustafa Kemal’in nöbet defterinden aynen alınmıştır. Şu son 8 seneyi bir daha okuyun. Ayyaş Mustafa Kemal’in gece ne zaman yattığı resmen yazılmamış veya sebebi dolayısıyla çekinilmiştir. Bir adam öğle sonrası saat 5’te uyanıyorsa bu neye alamettir? Mustafa Kemal’in izinde olduğunu söyleyen Kemalistler, bu resmi bilgiye nasıl bakmaktadır? Çankaya’da milletin parasını harcayarak hazırladığı içki ve fuhuş alemleriyle devleti nasıl idare etmişler bir görün! Osmanlı sultanlarını zevk-ü sefaya düşmekle itham eden putperest Kemalistler, yukarıdaki utanç tablosuna nasıl cevap vereceklerdir? Geceyi içki masalarında, gündüzü de uyku yataklarında geçiren bir devlet reisinin neresi örnek alınır? Her neyse, biz yine 10 Kasım 1938’e dönelim. Firavun, Kızıldeniz’de azgın dalgalar arasında feci şekilde can verdi. Son andaki iman etme teşebbüsü de pek işe yaramadı. Ebediyyen cehennemlik oldu. Bunca laneti ve haramı işleyen Mustafa Kemal’in ölüm günleri ve ölüm anı ibret vericidir. İlahi azap Mustafa Kemal’i öyle kıskıvrak yakaladı ki, onun yanında hazır bulunan doktor ve yaverler dahi korku ve dehşete kapıldılar. Vücudunun etleri, kafasının saçları tek tek dökülürken, Azrail Aleyhisselam Mustafa Kemal’e cehennem çukurlarını göstermeye başlamıştı. Gideceği menzili gören Firavun Mustafa Kemal, Sekerat-ül Mevt’in acıları içinde inlemekte ve feryat etmektedir. Feryad ve inlemeler İstanbul halkına kadar ulaşmış. Hatta: Mustafa Kemal’in ölüm inlemeleri, feryatları çok yükselmiş. Mustafa Kemal’in feryatlarını insanlar duymasın diye Harbiye Okulu Bando Takımı devamlı olarak Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesinde konser vermiştir! Mustafa Kemal’in çırpınışlarını gören doktorlar, teskin edici iğne vurmalarına rağmen ilahi azap çok şiddetli olarak, onu cehennemi süzgeçlerden geçiriyordu. Beşiktaş Yahya Efendi Dergahı şeyhlerinden Ömer Efendi’nin naklettiğine göre Mustafa Kemal’in ruhu çıkmadan önce ağzından necaset çıkmıştır. Telaşa düşen doktorlar, sağda solda buldukları pamuk, sargı bezi ve bazı paçavraları Mustafa Kemal’in ağzına tıkamakla Firavun’un firavunca ölümünü örtbas etmeye çalışmışlardır. Avrupa takvimine göre 10 Kasım 1938’in ilk saatlerinde –ki muhtemelen 2-3 arasındadır- Mustafa Kemal’in hiçbir hayat izi taşımadığı doktorlar tarafından müşahede edilmiş ve ölümü resmen onaylanmıştır. T.C. resmi tarihinin bize verdiği 09:05 saati tamamen uydurmadır. Devlet dairelerinin, okulların sabah açılışı göz önüne alınarak önceden kararlaştırılmış bir saattir. Yoksa kimi gece saat 3’te kaldırıp saygı duruşuna çağırabilirler? Uykunun en tatlı olduğu bir vakitte Mustafa Kemal için milleti ayaklandırmanın, Kemalist rejimin intiharı olabileceğini hesaplayan generaller saat 9’u beş geçeyi kanunlaştırdılar. Kemalist rejimin herşeyi palavra, bunu fazla görmemek lazım herhalde! Ortada leş kaldı. Bu leş hangi dinin vecibeleri üzerine muamele görecekti? Leşin etrafındakileri şaşkınlık almıştı. Korkunç bir pis koku Çernobil Faciası gibi etrafa yayılmaya başlamıştı. İslam’ın temeline 98 dinamit yerşleştiren Mustafa Kemal’in leşi uzun süre ortada kaldı. Nihayet Hıristiyanlık dini üzerine elbiseler giydirilerek alelacele yarım ton tunçtan yapılmış bir tabuta tıkıldı. O dönem 1. Ordu Komutanı olan Fahreddin Altay, aynı zamanda cenazenin kaldırılma görevini üstlenmişti. Fahreddin Altay, gün boyunca Ankara’yı arayarak cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı hususunda Ankara Hükümeti’nden cevap bekliyordu. Gelen cevap ta: “Yarın Başbakan Celal Bayar ile Genel Sekreter Hasan Rıza gelmektedir. Meseleyi onlarla görüşürsünüz.” deniliyordu. Kâfir-laik Ankara Hükümeti’nin, Mustafa Kemal leşinin cenaze namazı(!) konusunda dehşete kapıldığı belliydi. Bir taraftan laiklik laneti, diğer yandan halkın tepkisi. İstanbul’da toplanan devletin büyük başları; “Mustafa Kemal’in cenaze namazının kılınması konusunda ihtilafa” düştüler. Bir kısmı laik olunduğunu, bu yüzden cenaze namazının dini bir tören olduğunu söylüyordu. Üstelik Mustafa Kemal namazının kılınmamasını istemişti. Durum çok gergindi. Halkın tepkisinden de korkuluyordu. Bir kısmı bunun örf ve adet haline geldiğini, halka mal olduğunu söylüyor, kılınması konusunda ısrar ediyordu. Makbule’nin ısrarı üzerine camide kılınmaması şartıyla sarayın içinde “tanrı uludur” şeklinde ezan okunarak kılınmasına karar verildi. Sarayın içinde 7-8 kişinin katılımıyla cenaze namazı(!) adı altında bir ayin yapıldı ama bu kesinlikle islam’a ait bir cenaze namazı değildi. Laiklere özgü bir ayin yapıldıktan sonra leşin içinde bulunduğu tabut halkın ziyaretine sunuldu. Hilafet şehri olan İstanbullu müslümanlar Mustafa Kemal için ne gözyaşı döktüler ne de yas tuttular. Tabutun önünden, jandarma dipçiği zoruyla getirilmiş bazı vatandaşlar sembolik olarak geçmek zorunda kaldılar. Katafalkın önünden geçen bazı vatandaşların ağlamaklı hali, T.C. tarihinin iddia ettiği gibi Mustafa Kemal sevgisinden değildir, bilakis jandarma dipçiğinin ağrısına tahammül edemeyen zorla getirtilen mazlumların zulme isyan gözyaşlarıdır. Mustafa Kemal mumyalandı; Firavun’un cesedi gibi tarihe ibret oldu.

 

Deccalın bir gözü kördür.

[Buharî, Müslim, Ebu Davud, Ebu Nuaym]

Mustafa Kemal’in kalp gözü tamamen kapalıdır!

 

Deccalın boyu kısa, saçları kıvırcıktır.

[Ebu Dâvud]

Mustafa Kemal kısa boyludur ve kıvırcık saçlıdır.

 

Deccalın çocuğu olmaz.

[Ahmed]

Mustafa Kemal’in çocuğu yoktur!

 

Deccal, ilah olduğunu söyler.

[İ.Ebi Şeybe]

Mustafa Kemal kendini tanrı ilan etmiştir. Kemalist putperestlerde Mustafa Kemal’e tapınmaktadırlar!

 

Âdem’den, Kıyamete kadar Deccaldan büyük fitne yoktur.

[Müslim]

Kainâtta gelmiş geçmiş en büyük insan deccalı Mustafa Kemal’dir. Onun İslam’a verdiği zararı kimse verememiştir!

 

Yalancı Deccaller, sizin ve ceddinizin işitmediği şeyleri anlatırlar, onlardan sakının.

[Müslim]

 

Sizin için Deccaldan daha çok sapık liderlerden korkarım.

[İ. Ahmed]

Mustafa Kemal’in her şeyi yalandır! Hayatı, yaptıkları her şeyi yalandır!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi alt etti; biz bir sapıklar topluluğu idik. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha ettiklerimize dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız. Buyurur ki: alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık! Sadakallahül-Azıym.

[Müminun Suresi, 106-107-108. ayetler]

 

Artık bundan böyle umutsuzdurlar. Zaman uzadıkça azapları da artar, ateşin ısısı giderek şiddetlenir. Çünkü ateş onlar ve onların taptıkları put ve sistemlerle veya kibrit taşlarıyla tutuşturulur.

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Siz ve ALLAH’ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz. Sadakallahül-Azıym.

[Enbiya Suresi, 98. ayet]

 

Bismillahirrahmanirrahiym. İnkâr edip de insanları ALLAH yolundan alıkoyanlar var ya, işte onlara, yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle, azaplarını kat kat artıracağız. Sadakallahül-Azıym.

[Nahl Suresi, 88. ayet]

[Ahiret Günü//Abdulkadir Mutlakurrahbavi]

 

Türkiye kâfirler, putperestler, şehvetperestler, şeytanperestler, zındıklar, münafıklar, dinsizler memleketidir! Türkiye Kemalist putperestler memleketidir!

 

Bismillahirrahmanirrahiym. Söylenen başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe çıkarırız; o da, insanların bizim ayetlerimize inanmadıklarını kesin bir bilgiyle insanlara söyler. Sadakallahul-Azıym.

[Neml Suresi, 82. ayet]

 

Kapatalım gözlerimizi! Tıkayalım kulaklarımı! Hafızalarımızı durduralım! Ve bize dayatılan her türlü aldatmacılığa kanalım. Kuran’a küfretmek için resimler çektirelim! Kuran’a küfretmek için Mustafa Kemal’in resimlerinin bulunduğu paraları kullanalım! Ahir zamanın en büyük hamamı olan, küfr, şirk, zina, şeytanın ezanı, sihir bulunan televizyonlara bakalım! Mustafa Kemal’in ALLAH’ı inkâr ettiğini önemsemeyelim! Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e ve bütün peygamberlere şair dediğini de unutalım! Kendini hem peygamber, hem tanrı ilan etmesine de ses çıkartmayalım! Sultan Vahdettin’i hain, Sultan Abdülhamit’i de “Kızıl Sultan” bilelim. Padişahları astığı astık, kestiği kestik tanıtalım. Mustafa Kemalin İstiklal Mahkemelerinde sorgusuz sualsiz binlerce âlimi astırdığını görmezden gelelim! Dine küfreden Mustafa Kemal’i müslümanların öldürmeye çalışmasına da, gericiler ve irticacılar diyelim!

 

31 Mart Olayını düzenlediği iddia edilip tahtan indirilen Sultan Abdülhamit’in iftiralara uğrayıp tahtan indirildiğini de bilmeyelim.

 

“31 Mart Olayını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen Sultan Abdülhamit, bu isnadla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart'ı tertipleyen İttihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım. 31 Mart'ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulak kabartsın."

[Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI] [Bkz. Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 15. Baskı  (1992); s.140.]

 

Mustafa Fehmi Kubilay’ı şehit oldu desinler bize! İnanalım!

 

Mason Mustafa Kemal’in emriyle Giritli Derviş Mehmet ve esrarkeş arkadaşları Menemen’e doğru yola çıkar. Yolda esrar partileri verirler. Menemen’e girmeden önce son bir esrar partisi daha yaparlar. Giritli Derviş Mehmet 23 Aralık 1930 günü arkadaşlarıyla beraber Menemen’e girer. Camiden çıkan halkın yanına gelir ve elinde “Hilafet Sancağını” göstererek. “Ben Mehdi’yim. Bana biat edin!” der. Halk korkarak köy kahvesine saklanır. Giritli Derviş Mehmet köy kahvesinin önüne gelir ve söylediklerini tekrarlamaya devam eder. Olayları duyan 43. Piyade Alayı'ndan Piyade Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay bir manga asker ile olay meydanına gelir. Giritli Derviş Mehmet’in teslim olmasını ister. Giritli Derviş Mehmet teslim olmaz! Piyade Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay yanındaki askerlere ateş etmelerini emreder. Daha önceden ayarlanan askerlerin tüfeklerine plastik mermi koyulduğu için, askerlerin silahlarından çıkan mermiler Giritli Derviş Mehmet’e zarar vermez! O zaman plastik mermileri bilmeyen halka, Giritli Derviş Mehmet “Bakın! Ben Mehdi’yim! Bana mermi işlemiyor!” diyerek halkı inandırmaya çalışır! O sırada Giritli Derviş Mehmet’in yanındakiler Piyade Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’a 2 el ateş ederler. Piyade Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ağır yaralı olarak meydandaki hükümet binasına girmek ister. Ama binanın giriş kapısı kapalı olduğu için giremez. Bu nedenle, hükümet binasının hemen yanındaki Kazez Camii bahçesine yönelir. Giritli Derviş Mehmet, Giritli Şamdan Mehmet ile birlikte Kazez Camii bahçesinde bitkin bir vaziyette bulunan Kubilay'ın başını bağ testeresi ile canlı canlı gövdesinden ayırmışlardır. Sonrada, Piyade Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın başını yeşil bir bayrağın tepesine takarak Menemen sokaklarında dolaştırmaya başladılar. Bu sırada, kendilerine müdahale eden Şevki ve Hasan adlı iki bekçiyi de öldürdüler. Daha sonra destek kuvvetler gelerek Giritli Derviş Mehmet’e ateş açıldı. Ve bu ateş esnasında Kubilay'ı öldüren Giritli Derviş Mehmet ile birlikte Giritli Sütçü Mehmet ve Giritli Şamdan Mehmet öldürüldü.

 

Kubilay olayı bahane edildi. Erbilli Muhammed esad Zehirlenerek öldürüldü.

 

Kubilay olayını biz dinciler yaptı diye bilelim, Genel Kurmay Başkanlığı’nın arşivlerinde yazılanlara rağmen! İskilili Atıf Hoca’yı anmayalım. Cellatlaşan İstiklal Mahkemeleri hâkimlerinin; Kurtuluş Savaşı’nda ölümü göze alarak savaşan Kazım Karabekir’i, Ali Fuat Cebesoy’u, Rauf Orbay’ı, Refet Bele’yi ve Adnan Adıvar’ı, sırf Mason Mustafa Kemal’e muhalif oldukları için idam cezası ile yargılamalarına da gerek duymayalım anlatmaya! Kazanılmış bir savaşın ardından kaybedilmiş devlet muamelesi gördüğümüz Lozan’ı da büyük zafer diye kakalayalım! İsmet Paşa’yı da Lozan Zaferi’nin büyük mimarı diye anlatalım. Yumruğunu masaya vurunca, masanın ortadan ikiye ayrıldığı yalanını da araya sıkıştırıverelim. Mustafa Kemal’in Lozan Antlaşması’ndan sonra Türkiye’nin toprağı olan yerleri kâfirlere hediye ettiğini de unutalım!

 

İsmet Paşa’nın Mustafa Kemal’in ölümünden sonra Kuran’a küfretmek için; paraların üstündeki Mustafa Kemal’in resimleri kaldırıp kendi resmini koydurmasına da girmeyelim. Mustafa Kemal’in; Türkçe ezan adı altında 18 yıl boyunca sürecek işkenceyi başlattığına da değinmeyelim.

 

Hindistan’daki Müslümanların “İslam Halifesinin” korunması için gönderdiği yardım paralarını; Mustafa Kemal”in şahsi parasıymış gibi kullandığını da anlatmayalım! Hafız Yaşar’a dinin hükümlerini değiştirmesi için paralar saçtığını da bilmeyelim! Mustafa Kemal’in, 1935 yılından itibaren Kuran öğrenimini yasaklatmasına da değinmeyelim ki, “Neden?” sorusuna muhatap olmayalım. Olursak da, “Arapça ezan yazaktı, Türkçe serbestti” diyelim. Jandarmanın Arapça Kuran okuyanlara köyün meydanında işkence ettiğini de duyurmayalım ki adımız din düşmanına çıkmasın. Tek parti iktidarının dindar kesime yaptığı inanılmaz baskıları konuşmayalım! Dersim’de Dünya’nın İlk Kadın Savaş Pilotu olan Sabiha Gökçen’in çoluk-çocuk demeden katliam yaptığını da anlatmayalım! İsyan çıktı desinler bizlere!

 

İstiklal Marşı’nı yazan Mehmet Akif Ersoy’un, İstiklal Marşı’nın içeriğinde dini konular işlendiği için Mısır’a sürgün edildiğini de bilmeyelim. Askeriyelerde ki camilerde ezan okunmamasını da; İstiklal Marşı’yla aynı saate denk geldiği için yasaklandı desinler. Mehmet Akif Ersoy’un, İstiklal Mahkemeleri’nde asılan âlimleri öğrenince; Türkçe’ye çevirdiği Kuran ayetlerini yaktığını; Ardından Mustafa Kemal tarafından vatan haini ilan edilip; bir daha Türkiye’ye sokulmadığını da bilmeyelim. Mustafa Kemal’in Beddiüzzaman Said Nursi’yi isim oyunlarıyla Cumhuriyet Düşmanı yaptığını da bilmeyelim. Bize okullarda anlatılan tarihe inanalım. Eski taş devrini, orta taş devrini, taş-bakır devrini, tunç devrini bilelim. Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın Diyarbakır dolaylarında yaşadığını bilmeyelim. Dinden uzaklaştırmak için Mustafa Kemal’in başlattığı ve ondan sonra da gelenlerin öğretmeye devam ettiği dünyevi ilimlere sarılalım.

 

İnsanların evrim geçirdiğini ve maymunlardan türediğini anlatsınlar bize. Adem babamız ve Havva anamızı maymun olarak anlatsınlar bizlere.

 

Kâfir olabilmek için 5 vakit namazımızı kılmayalım. Kıldığımızda da yalan yanlış anlatılan şekliyle kılalım. İmamla kıldığımız zamanlarda da imamla beraber rüku ve secdeden doğrulalım ki, kıyamet gününde başımız eşek başına çevrilsin!

 

Şeytanın ezanlarını dinleyelim. Açık-saçık giyinen kadınlara bakıp şevke gelelim. Ağızlarımızdan salya akıtalım. Sonra da “Biz erkeklerin günahı kadınlardan sorulacak diyelim!” Yeryüzündeki hiç bir kanunun; kadınlara vermediği hakları islamiyetin verdiğini söylemeyelim!

 

Türkiye’de askere gidenler “tanrımıza hamdolsun” desinler. Çocuklarımız Türkiye’deki okullarda her sabah, Mustafa Mustafa Kemal’in yolunda gideceğine dair ALLAH’ın adını vererek ant içsinler! Askeriyede domuz yağı katılarak üretilen ETi ürünlerinin satıldığını da önemsemeyelim.

 

Kürt düşmanlığı yapalım! Nedenini araştırmayalım! Kürtler şöyle, Kürtler böyle diyelim! Mustafa Kemal’in üvey babası Kürt diye Kürtlere düşman olalım. Masonlar bizi parçalasın diye ırkçılık yapalım! Türk Genel Kurmay’ı, PKK terör örgütünü fırsat bilip; doğuda ki Kürt köylerini bassın, Kürt kardeşlerimizi öldürsün! Suçu PKK’ya atsın! PKK yaptı diyelim. Apdullah Öcalan’ı yakalayalım, bu sebeplerden ötürü asamayalım. Üstüne krallar gibi ağırlayalım. Mason Mustafa Kemal’in diliyle konuşalım, yazalım. Soldan-sağa yazıp soldan sağa okuyalım. ALLAH’a ortak koşalım! Her yeri yazılarla donatalım. Çocukluk yaşımızdan itibaren beyinlerimizin yıkandığını da umursamayalım! Yıkanmış beyinlerin tekrar yıkanarak dağa çıkarıldığını ve kendi ülkesine saldırmak zorunda bırakıldığını da söyletmeyelim!

 

Orta Asya’daki karındaşlarımızın Rusların işgaline uğramasını da Prut Savaşı’nın komutanı olan Baltacı Mehmet Paşa’ya atalım! Bir taraftan da Kurtuluş Savaşı’nda Ruslar bize altın verdi diyelim. Cumhuriyetin ilanından sonra, Mason Mustafa Kemal’in, Rusların vermiş olduğu altınlar karşılığında, Orta Asya’daki karındaşlarımızı Rusya’nın kucağına bıraktığını anlatmayalım!

Orjinal adı Coke olan ve sadece sözde müslüman ülkelerde Coca Cola etiketiyle satılan, Arapça okunulduğunda “Muhammed ve Mekke yok”, hat sanatıyla okunulduğunda; “Muhammed ve Mekke yok olsun” anlamında olan Coca Cola’ları içelim.

bııııııııırrrrrrrrrrrrrrrrrrr gibi Coca Cola içelim.

 

İslama sahip çıkmayalım, müslümanlara daha fazla eziyet edebilmeleri için kâfirlerin ürünlerini alarak ekonomilerini güçlendirelim.

 

İmam dediğimiz dinsizlerin “Bu zamanda islamiyeti tam anlamıyla yaşayabilmek için evden çıkmamamız lazım” diye fetva vermesi üzerine; yaşayabilmek; daha doğrusu rahat yaşayabilmek için islamdan, dinden, imandan vaz geçelim!

 

Laikliğe toz kondurmayalım. ALLAH’ın kanunlarının yaşadığımız döneme çözüm üretmediğini savunalım.

 

Mason Mustafa Kemal’in ilan ettiği milli bayramlarda; Kemalizmin ayinlerine katılalım!

Kuran’a küfretmek için, Türkiye’nin her yerini süslediğimiz Mustafa Kemal’in resimlerinin, büstlerinin, heykellerinin karşısına geçelim. “Atam, sen kalkta ben yatam” diyelim.

 

Kadınlarımızı çalıştıralım, kahvehanelerde oyunlar oynayalım, iddia oynayalım, sayısal loto oynayalım. Futbol hayatımızın odak noktası olsun. Gazete ve televizyonlardaki ince yapılı ve güzel mankenlere bakalım. Ancak islamın şartlarını merak bile etmeyelim.

 

Hazreti Ali Kerremullahi Vechehü ‘den rivayete göre Aleyhisselatu Vesselam şöyle demiştir: ALLAH Rasulü Aleyhisselatü Vesselam cenazede idi: “Hanginiz yolda kırılmadık bir put, yerle bir kılınmadık bir kabir, bozulmadık bir resim bırakmadan Medine’ye gider?” diye sordu. Bir adam: “Ben, ey ALLAH’ın Rasulü!” diye cevap verdi. Ali Kerremullahi Vechehü dedi ki: Medineliler korktu. Adam yola koyuldu. Bir süre sonra dönüp: “Ey ALLAH’ın Rasulü, kırılmadık put, yerle bir edilmedik kabir, bozulmadık resim bırakmadım.” dedi. Sonra Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “Kim bu sanatlardan birine tekrar dönerse, o kimse Muhammed’e indirilene küfretmiştir!” 

[Ahmed bin Hanbel; Fıkhu’s-Sunne, Seyyid Sabık]

 

Muhammed’e indirilene küfretmek! Yani Aleyhisselatu Vesselam’a indirilene küfretmek! ALLAH’ın kitabına, kutsal kitabımız Kuran’a küfretmek!

 

Bütün ibadetlerimizi ve yükümlülüklerimizi yerine getirdiğimizi, namazlarımızı kıldığımızı, oruçlarımızı tuttuğumuzu, zekatlarımızı-sadakalarımızı verdiğimizi, nafile ibadetlerimizi de fazlasıyla yerine getirdiğimizi düşünsek te; ALLAH’ın kitabı Kuran’a küfrettiğimiz müddetçe hepimiz kâfiriz ey lanetlenmişler!

 

Biz araştırmayalım, konuşturmayalım. Sultan Vahdettin hain, Sultan Abdülhamit Kızıl Sultan, İsmet Paşa muzaffer, Bediüzzaman Said Nursi cumhuriyet düşmanı olarak yer alsın kitaplarımızda. ALLAH’ı inkâr eden, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e ve bütün peygamberlere şair diyen, Kuran’a küfreden, dilimizi değiştiren Mason Mustafa Kemal’e tapalım! Saygı duyalım!

 

Türkiye’deki insanlara “Kızıl Sultan ve Hasta Adam” olarak anlatılan Sultan Abdülhamit’in Müslümanlarla alay etmek için futbol oynatmak isteyen dönemin güçlü ülkesi Fransa”ya; “Eğer o oyun oynatılırsa dünyayı başınıza yıkarım” diyerek futbolu oynatmadığını anlatmasınlar bizlere. Aynı şekilde İngiltere de oynatmak isteyince; Sulatn Abdülhamit’in futbolu oynattırmadığını umursamayalım! Kötü olan herşey Osmanlı’dan kalmış olsun, iyi olan herşey Mason Mustafa Kemal’den kalmış olsun bizlere. Günlerimizi futbolla geçirelim, takımlarımızın şampiyonluğunu kutlayalım.

 

Olurda bunların dışında cümleler sarfeden olursa, gidecek yer gösterelim! Basalım düğmeye, çalalım 10. yıl marşını, efkârlanalım. Yaratmak sadece ALLAH’a mahsus olduğu halde 15 milyon genç yaratmanın keyfini sürelim. Ama eskilerin gerçeklerine girmeyelim. Girince keyfimiz kaçmasın. Yırtalım dağları, enginlere sığmayalım taşalım. Cehenneme koşalım.

 

Türkiye’deki sistemi beğenmeyenlere “ya sev, ya terk et!” diyorlar ya! Bunu diyen kâfirler! Dünyayı terk edin! Siz ALLAH’ın hükümlerini beğenmediğiniz için “ya sev, ya terk et!” diyorsunuz! ALLAH’a inanmayan insanın, ALLAH’ın hükümlerini uygulamayan insanın tek bir nefes almaya bile hakkı yok ulan bu Dünya’da! Defolup gidin başka yere! Yatacak bir karış, saklanacak bi karış yeriniz bile olmayacak! Dönüp dolaşacağınız yer yine cehennem olacak!

 

Siyonist İsrail’de Mason Mustafa Kemal’in heykelinin olduğunu ve üzerinde “sen olmasaydın İsrail kurulmayacaktı!” yazdığını da bilmeyelim!

 

İsrail Başbakanı Ben Gurion’un 1963 yılında Mason Mustafa Kemal için “Mustafa Kemal Paşa, kuşkusuz 20. yüzyılda Dünya Savaşı’ndan önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir inkılâpçı olmuştur." Dediğini de bilmeyelim.

 

İsrail Nasıl kuruldu?

II. Abdülhamit'in 100 yıl önce şeyhine yazdığı mektup yaklaşık 100 yıl boyunca şeyhin ailesi tarafından himaye edilen mektup, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın himayesine sunuldu.

 

Tarihte 31 Vakası olarak bilinen ayaklanmayla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik'e gönderilen Sultan II. Abdülhamid'in, bu dönemde Suriye'deki şeyhi Mahmut Ebu Şamat'a yazdığı mektup tarihe ışık tutuyor.

 

Cihan'a konuşan şeyhin torunu Ammar Ebu Şamat, yüklü para tekliflerine rağmen mektubu satmadıklarını anlattı. Ebu Şamat, Esad'a teslim ettikleri orijinal mektubun bir kopyasını da ilk kez Cihan haber ajansıyla paylaştı.

 

150 milyon altına Kudüs'ü nasıl satmadılar?

Mektupta Sultan II. Abdülhamid, İttihatçıların ve Yahudilerin tüm ısrarlarına ve 150 milyon altın tekliflerine rağmen Kudüs'ü nasıl satmadığını kendi ağzıyla anlatıyor. Abdülhamid Han, mektubunda özellikle Filistin'de Yahudilere toprak vermediği için tahttan indirildiğini dile getiriyor.

 

Sultan Abdülhamid'e bir cevap mektubu yazan Mahmut Ebu Şamat da halifeye hitaben "Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun." diyerek kendisini teselli ediyor. Şeyh Mahmut Abuşamat'ın yakınları tarafından günümüze kadar kutsal bir emanet gibi korunan iki mektup da güvence altına alınmak üzere Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'a sunuldu.

 

Sıkıntılarını bu mektupla paylaştı.

31 Mart Vakası'nın ardından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, sürgün kaldığı Selanik'teki Alatini Köşkü'nde belki de hayatının en zor günlerini yaşadı. II. Abdülhamid, bu dönemde yaşadıkları sıkıntıları Şam'da bulunan ve mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat ile yazdığı bir mektupla paylaştı. Tahttan indirilişi, olayların arka planı, sebepleri ve o şartları anlatan bir mektup yazan Sultan Abdülhamid, mektubu gizlice köşkün muhafızı ile Şam'da bulunan şeyhi Mahmut Ebu Şamat'a gönderdi.

 

Şeyhin Abdülhamit'e cevabı

Mahmut Ebu Şamat, gelen mektubu okuduktan sonra cevaben bir mektup yazdı. Şeyh Ebu Şamat'ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat dedesinin yazdığı mektupta, şu ifadeleri yazdığını naklediyor: "Müslümanların Halifesi; Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Allah sana sabredenlerin ecrini versin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun. Ey mülkün sahibi ve mâliki olan Allah'ım! Sen mülkü istediğine verirsin, mülkü istediğinden çeker alırsın. İstediğini aziz kılarsın, istediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye Kâdir'sin."

 

Yahudileri huzurundan kovdu

Yaklaşık 100 yıllık tarihi mektup Mahmut Ebu Şamat'ın yakınları tarafından büyük özenle saklanmış. Kutsal bir emanet gibi korunan ve geleceğe adeta ışık tutan Sultan Abdülhamid'in bizzat kendi eliyle yazdığı mektup Suriye'de büyük özveri ile korunuyor. Sultan Abdülhamid'in mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat'ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat, büyük bir özveri ile korudukları mektup için ayrı bir ihtimam gösterdiklerini anlatıyor. Çıktığı hutbelerde Sultan Abdülhamid'in ne kadar büyük bir Sultan olduğunu anlatmak amacıyla birçok kez bu mektubu okuduğunu anlatan torun Ebu Şamat, "Sultan Abdülhamid, Yahudiler tarafından 150 milyon İngiliz altını teklif edilmesine rağmen 'dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi kabul etmem' diyerek huzurundan kovuyor. Gün geçtikte bu yüce insanın önemini anlıyoruz." diyerek büyük sultana sevgisini anlatıyor.

 

Aile meclisi mektup için Esad'da karar kıldı.

Mektubun tarihi ve manevi bir boyutunun olduğunu kaydeden torun Ammar Ebu Şamat, "Mektuplar yıllarca büyük bir özveri ile saklandı. Büyük dedem Ebu Şamat, İttihatçılar döneminde de mektubu korudu. Şam'ın Fransız işgalinde de bu emanet korundu. Şimdi torunları olarak bu güne kadar muhafaza ettik. Ancak aile fertlerine büyük para teklifleri gelmeye başladı. Bu teklifler üzerine aile fertleri bir araya gelerek alınacak kararı tartıştık." şeklinde konuşuyor.

 

Ammar Ebu Şamat, büyük dedesine gönderilen mektubun önemli ve tarihi bir belge olduğu için güvenilir bir mekân da muhafaza edilmesine karar verdiklerini söyledi. Ebu Şamat, "Aile fertlerine büyük paralar teklif edildi. Önemli ve tarihi bir belge olduğu için aile meclisi bunu reddetti. Ardından bu emanet mektubu emin ve güvenilir bir yere vermeye karar verdik. Aile fertlerinden Dr. Faruk Ebu Şamat bu mektubu Devlet Başkanı Beşşar Esad'a gönderdi. Kendisi korusun diye." diyerek mektubu güvence altına aldıklarını söyledi.

 

İşte Sultan Abdülhamid'in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat'a gönderdiği mektup:

 

"Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

 

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını isteyerek selâm ve hürmetlerimi sunduktan sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz ulaştı. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah'a hamd ve şükürler ettim... Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah'ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

 

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim. Ancak ve ancak 'Jön Türk' ismiyle bilinen ve meşhur olan İttihat Cemiyeti'nin başkanlarının zorlaması ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terk etmeye mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Kutsi topraklara ve Filistin'de Yahudiler için bir toprak vermeyi kabul etmediğim ve onaylamadığım için ısrarlarında devam ettiler. Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare 150 milyon altın İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle karşılık verdim:  'Değil 150 milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben 30 seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Atalarımın sayfalarını karartmam ve bununla bereber bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kesin cevap verdikten sonra tahttan indirilmeme karar verdiler. Ve beni Selanik'e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla'ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm'a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Kudsi Toprakları ve Filistin'de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Şu sözlerimle mektubuma son veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim. Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.

Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Hadim-i el-Müslimin

Abdülhamid"

 

Bilim Çağı’ndayız değil mi? Bilgi Çağı’ndayız. Milenyum’dayız. Dünyevi ilimlere dair ne varsa bildiğimiz için Bilim Çağı’ndayız! Şeytanın ezanlarını dinlediğimiz için, Kuran’a küfretmek için fotoğraf çektirdiğimiz için Bilim Çağı’ndayız! İslami hükümler en son duymak istediğimiz şey olduğu için Bilim Çağı’ndayız. Gidin araştırın bakalım! Cehennemdeki ki azabımızı biraz olsun azaltmak için birşeyler bulabilecek misiniz?

 

“Bir defayla birşey olmaz! Daha genciz! ALLAH kalp temizliğine bakar! ALLAH ile kul arasına girilmez! Bunlar ALLAH’la benim aramda olan bir şey! Emekli olduktan sonra! Zaman bize değil, biz zamana uyalım! Bir şey olmaz ALLAH affeder! Bu kadar günahtan sonra biraz zor affedilirsin! Fazla düşünme kafayı yersin! [Bir kibrit çöpünün ateşine dayanamadığımız halde] ‘cehennemde bir süre yandıktan sonra cennete girmeyecek miyiz?’ Biz büyüklerimizden böyle gördük! Senin beynini kim yıkadı?

[İşin sonunda cehennem olduğu için] ‘Madem ALLAH herşeyi biliyor, neden engel olmuyor!” Şeytan böyle vesveselerle oyalıyor değil mi bizleri?

 

Ey kâfir! Ey Firavun! Ey Deccal Mustafa Kemal! Yatacak bir karış yerin bile yok değil mi? 6900 yıl boyunca büyük çoğunluğu bir tek ALLAH’a iman eden bir kavmin neslini, kâfir ettiğin, putperest ettiğin, şehvehperest ettiğin, şeytanperest ettiğin; kendini hem peygamber hem tanrı ilan ettiğin için, İslam’ı bozduğun için, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e şair dediğin, ALLAH’ı inkâr ettiğin için; bundan 72 yıl önce toprak bile kabullenmedi seni! Toprak bile kabullenmedi!

 

 

Marx, Lenin, Stalin, Mustafa Kemal insanların kanını içmiş insanlar! Zalimler! Kâfirler! Yeryüzünün deccal kâfirleri bunlar! Nesiller şimdi onların peşinden gidiyor! Niçin imam Rabbani’nin peşinden gitmiyorlar? Niçin imam Gazali’nin peşinden gitmiyorlar? Niçin Abdülkadir Geylani’nin peşinden gitmiyorlar?  Niçin İslam âlimlerinin peşlerinden gitmiyorlar? Bilmiyorlar ki! Televizyonlardan duymuyorlar! Radyolardan duymuyorlar! Hiçbir gazete yazmıyor! Hiçbir profesör söylemiyor! Okullarda anlatılmıyor! Evet, yapılmadı, söylenmedi, anlatılmadı! Bunun için nesil, Marx’ın, Lenin’in, Stalin’in, Mustafa Kemal’in yollarına düştüler. Eğer bu ümmete Mevlana anlatılsaydı, eğer bu ümmete imam Rabbani anlatılsaydı, eğer bu ümmete imam Gazali anlatılsaydı, eğer bu ümmete Abdülkadir Geylani anlatılsaydı, eğer bu ümmetin nesline ve çocuklarına Hz. Muhammed Mustafa Aleyhisselatu Vesselam anlatılsaydı; onlar Marx’ın, Lenin’in, Stalin’in, Mustafa Kemal’in peşine takılmayacaklardı! Gitmeyeceklerdi! Zavallı nesil! Abdestsiz nesil! Gusülsüz nesil! Kuran’sız nesil! Ne yapacağını bilmeyen nesil! Nereye gideceğini bilmeyen nesil! Niçin hayata geldiği öğretilmeyen nesil! Hangi kitabı okuyacağını bilmeyen nesil! Evlerde öksüz, sokaklarda yetim yetişen nesil! Sahipsiz nesil!

 

Yıkmak kolay! Hayvanlar da yıkar! Ama hayvan yapamaz! Yapıcı olması gereken insandır! Bunlar, bu nesil; her şeyi yıktı bu nesil! Her şeyi yıktı bu nesil! Tüm dünyayı cehenneme çevirdiler! Müslümanlar tüm dünya da kubbe kubbe camiler, tarihi eserler, çeşmeler, kervansaraylar, muazzam tarihi binalar meydana getirmişlerdi! Onların hepsini yıktılar! Tüm dünyayı barlar, pavyonlar, diskotekler, kumarhaneler, zina haneler, fuhuş haneler, kâfir haneler haline getirdiler! Tüm dünyayı cehenneme çevirdiler! Atalarımız mezarından başını kaldırıp bir bakıverse; “tüm dünya kâfir olmuş” diyecektir! Tanımayacaktır! Bizim şehirlerimizi değiştirenler, bizim tarihimizi değiştirenler, bizim maneviyatımızı değiştirenler! Ben şikâyetçiyim Ya Rabbi! Şikâyetçiyim Ya Resulallah! Her şeyimizi yıktılar bizim! Her şeyimizi parçaladılar bizim! Namusumuzu kaldırımlara döktüler! Anamızı, bacımızı çırıl çıplak soydular, sokaklara döktüler! Kadınları sattılar madde ve eşya gibi! Tüm dünya bir pavyon haline geldi! Tüm dünya umumhaneler haline geldi! 3 kıta ibadethaneydi, isyan haline geldi Ya Rabbi!

 

Bütün dava Yaratıcıyı tanımaktı, tanıtmadılar, ALLAH’ı anlatmaktı, anlatmadılar! Her şeyi yıktılar, her şeyi yıktılar! Ama yerine hiç bir şey yapamadılar!

 


Bugün 12 ziyaretçi (21 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
en masum zamanlarımızda sirayet ettin değil mi kanımıza şeytan.. çocukluğumuzda; en büyük düşmanın olan sevgimizden korkundan..